DİRİLİŞ SEVDASI
Paylaş:

Diriliş Sevdası

Şüphesiz o, büyük bir şair ve sanat adamıdır. Ancak bizce,  kökleri bu topraklardan beslenen  ulu çınarın en önemli özelliği, ismiyle özdeşleşen “DİRİLİŞ” aksiyonu, sevdasıdır. O, bütün eserlerinde (son haliyle 55 kitap ve yığınlarca kitaplaşmamış makaleleri)  ve aksiyonda adeta bütün ilhamını bu kavramdan almıştır. Kırk yıldır hala bu mefkûreyi (diriliş) yazmaya, anlatmaya ve yaşamaya çalışmaktadır. Çocukluğundan itibaren zihninin “diriliş” kavramıyla meşgul olduğunu söyler Karakoç bir konferansında.  Onu, bu yönüyle doğru okumak ve geleceğe çıkış yolu bulmak için, diriliş kavramını dikkatlice irdelemekte fayda vardır.

O, önce dirilişi; öte âlem (ahiret) ile ilişkilendirmiş ve ilk ilhamını “ba’su badel mevt”’ten (ölümden sonra diriliş) almıştır. Ve her inananın kalkış noktasının da burası olması gerektiğini vurgulamıştır. O, dirilişi hem metafizik, hem de tarihsel ve toplumsal yönüyle izah etmeye çalışmıştır bunca yıl. Hem bireysel, hem de toplumsal değişim, gelişim ve dönüşümü esas alan evrensel bir “sevgi devrimidir”  Diriliş.  Karakoç, dirilişin otuz yıllık teorik altyapısını (dergi, gazete, konferans… vs.) 1990–1997 yılları arasında aksiyonlaştırarak (Diriliş Partisi) özelde Türkiye, genelde dünya Müslümanlarına bir mesaj vermek istemiştir. O, insanlığın yeni bir çağın/dönemin eşiğinde olduğunu hem teori (ruh), hem de pratik (aksiyon, toplumsal) cephesiyle haykırmak istemiş, haykırmış ve hala haykırmaktadır.

Her aydın, düşünce ve aksiyon adamını kendi bulunduğu koşullarda değerlendirmek gerekir. Çünkü insanın düşüncelerini şekillendiren ve aksiyonlarına yön veren yaşadığı ortamın sosyal ve doğal şartlarıdır şüphesiz. Yapılan eylemleri ve söylenen sözleri iyi algılayabilmek için, söyleyenin yaşadığı zaman ve mekânı dikkate almakta fayda var. Buna rağmen, bazı fikir ve eylemler vardır ki; onlar çağlar ve zamanlar üstüdür. Zaman, o söz ve fiilleri eskitmez, tam tersine her geçen gün yeniler, parıldar ve doğrular. Ancak, söz konusu düşünce ve eylemler, menfi olarak yontulup şekil değiştirilmediği ve başka yabancı karışımlarla özünü yitirmediği müddetçe bu husus geçerlidir. Bütün bunları, bu coğrafyanın son asırda yetiştirdiği ender fikir ve eylem adamlarından biri olan Sezai KARAKOÇ’un doğru olarak anlaşılması için hatırlatmakta fayda görüyorum

Diriliş İslam’da

Diriliş mefkûresinin mimarı Sezai Karakoç’un temel kalkış noktası İslam’dır. O, bütün eserlerinde, konuşmalarında,  eylemlerinde bu gerçeğin altını çizer. Diriliş; felsefesini, aksiyonunu ve varlığını buradan alır. Yani memba İslam’dır onun dünyasında. Sezai Karakoç’un bu isimle yazılmış bir eseri de bulunmaktadır. O, önce işe imanın şartlarını (Allah’a, Meleklere, Peygamberlere, Kitaplara, Ahirete, Kadere İman) farklı ve çarpıcı yorumlarıyla sindirir ve ifadelendirir.

1960’ların Türkiye’sinde,  bu gür sesli fikir adamının en önemli eserlerinden biridir İSLAM adlı kitabı. O,  hem kendi coğrafyasında yaşayan Müslümanların, hem de dünya Müslümanlarının içinde yaşadığı koşulları, içine düştükleri acziyeti göz önünde bulundurarak işe temelden başlamış ve İslam’ı yeniden yorumlamaya çalışmıştır. Vahyi öğretiyi esas alarak, İslam’ın özünü sunmaya çalışmış ve o gün revaçta olan komünizm ve kapitalizmin çıkmazlarını ve çarpıklıklarını İslam’ı tanımlarken sık sık dile getirmiştir. “Allah’ın indinde din İslam’dır.” ilahi mesajıyla, dine giriş yapmış ve tahrif olunmuş Yahudilik, Hıristiyanlık, doğu dinleri (Taoizm, Brahmanizm, Hinduizm) arasındaki farklılıkları ve İslam’ın üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır. Din tanımlamasına en uygun dinin,  İslam olduğunun altını çizmiştir:

“Hıristiyanlık ve Yahudilik, dinden sürekli bir uzaklaşma, kopma, dinin sürekli bozuluşu ve değişişi, doğu ve batı dinleri, sürekli bir din olmama, din dışı, soyut ve sembolik tabiat yorumları, Budizm ise, sürekli olarak din olamayışlardan ibarettir.”

Dini inkar yönünün ağır bastığı o yılların Türkiye’sinde, yazılarının bir kısmını da dinin yeniden tanımlamasının yanı sıra, akıl ve mantık ölçüleri dahilinde ispata yöneltmiştir. Ya da, Allah’a inancın zayıf olduğu o dönemin insanlarına, karşı tezleri çürüterek taze ve yeni bir Allah bilinci aşılamaya çalışmıştır. Dini öldüren filozofların (Nietzsche’ye atıfla) insanın içinde konkreleştirilen (müşahhaslaştırılan)  tanrıyı öldürdüğüne dikkat çekmiş; gerçekte O’nun ne öleceğinin, ne de öldürülebileceğinin hatırlatmasında bulunmuştur:

“Aslında ölen veya bu aydınlarca öldürülen, Allah’ın insan şeklinde düşünülüşüdür. Yoksa Allah ne ölür, ne de O’nu öldürmek mümkündür.”

Çünkü insanın var olması, Allah’ın varlığına delalettir. Allah’ı inkâr da, insanın kendisini inkârıdır ki; kendini henüz çözememiş insanın böyle bir hakkı da yoktur ona göre.

Dine inanışın lisan ile ifadesidir kelime-i şehadet:

“Kelime-i şehadete daha yakından bakılınca, ilkin tez (Allah inancı), sonra antitezin reddi (puta tapıcılığın, politeizmin ve Yahudiliğin insanlığı tek ırka hasreden görüşlerin reddi): sonra yine tez peygamberimize onunla birlikte bütün inanç manzumesine, kitaplara ve peygambere inanmak): ve yine antitezin reddi (peygamberin Allah’ın kulu olduğunun ilanı ile tanrılaştırılmalarının, yani şirkin dolayısı ile Hıristiyanlığın reddi).”

Sezai Karakoç, bir Müslüman’ın inandığı şeyleri, akıl ölçüsünden geçirmesi gerektiğini düşünür. “Ba’se badul mevt” (öldükten sonra tekrar dirilmek) düşüncesine de bu pencereden yaklaşır ve bu kompleks gibi görünen problemin çözümünün Allah’a inanıştan geçtiğini belirtir. Çünkü O’na inanmayan, zaten devamına da inanmaz. Allah’a inanmak, beraberinde öldükten sonra dirilmeye inanmayı da getirir.

“…bu inanç Allah’a inanmaya bağlı, onun neticesi. İnsanları bir kere yaratan, bir kere daha yaratmaya yeterli değil mi? Bir şeyin yenilenmesi (iadesi), ilk olarak yapılmasından (icadından), çok kolay değil mi?….”

İnsan ölürken ağırlıklarını yitirir ve yavaş yavaş gözden kaybolmaya başlar. Bu nedenledir ki şairler ölümü, dizelerinde bir kıyıdan uzaklaşan gemiye benzetmişlerdir. Ölümle, dünyada ağır olan nesnelerimizi bırakır ve yalın halimizle O’na terfi ederiz.

Yazar mükemmel inanışı ve Kamil İnsanı ortaya çıkarmanın peşindedir. Bu nedenledir ki; insanüstü âlemdeki güzelliği keşfe yeltenir ve her insanın bir haber olduğundan hareketle, her doğan çocuğun yeni bir haber getirdiğini hatırlatır. Ve bu eskimez güzel haberi vahiyle irtibatlandırır. “Mutlakın kendisini anlatması” olarak tarif eder vahyi.

“İnsanüstü tabaka. O tabakanın güzelliğini yine insanoğlu duyar, sezer. O güzelliğe ulaştı mı kendinden geçer, elinden harikalar çıkmağa başlar. Deniz yarılır, içinden bir millet geçirilir; bir peygamber elinin değdiği bir değnek yalanı, dolanı, gözbağcılığını yutan bir ejderha olur, yangın gül harmanına döner, ölü dirilir, ay parçalanır, insan melek kanatlarının yandığı mahşeri yaratış nuruna ulaşır.”

Yazar, insanlığın ve İslam’ın temel meselelerine bir bir açıklık getirir ve sağlam bir bina inşaya çalışır. En karmaşık gibi gözüken kaderi de, bu pencereden ele alır ve onu “oluşun ve yaradılışın mutlaka yorumlanması” olarak değerlendirir.

Sık sık Hıristiyanlık ve Yahudilik tahrifatını ve bu dinlerin günümüzde hükümlerini yitirdiğini İslam’ı ifadelendirerek dile getirir:

“İslam uyandırır, zekâyı işler hale getirir, sonra kendini teklif eder ve bir insanla, kendini takdim ve teklif eder.

Hıristiyanlık, insanı sersemleterek, başını ezerek avlamak, köleleştirmek ister. Dışarıda insanı aptallaştırarak kiliseye tıkan Hıristiyanlık, öteki silahlarını (bremen mızıkacıları) içerde bekletmektedir: günah çıkarma deliliği, buhur kokusu, loşluk ve mum işleri…”

Ve sonunda ideal tapınmanın İslam’da olduğu hakikatini haykırır;

“Tapınma, tabiata doğru değil, Allah’a doğrudur. İnsan, tabiatı arkasına alarak, Allah’a tapar…”

Dinin esas öğretilerinden biri olan oruç, onun muhayyilesinde; “samanyolunda ziyafet”, “çocuğun dini keşfi”, “kayalıkları dinamitle kırıp asfaltlaşan yol”, “ruhun dezenfeksiyonu”, “mistik başarı” “dinin konkre parçası” olarak yer eder. Ve bu muhayyileyi, bir ziyafet eşliğinde dostlarının gönlüne sunar.

Bazen insanın aklının gelip durduğu ve afalladığı meseleler de vardır. Ve böyle durumlarda teslim olmaktan başka çare yoktur. Bu din, zaten ismiyle müsemma bir din değil midir? (İslamiyet=teslimiyet, Müslüman=teslim olan) Bu üstün inanışın gereği ve teslimiyetin belirtisidir.

Yazar, bir örnek olarak İslam dininin domuzun etini yemeyi ve içki içmeyi yasak kıldığını ve bunların gerekçelerini anlatmaya çalışırken sonuçta teslimiyetini şöyle bağlar:

“Biz bu yasaklara, sırf ilahi yasaklar oldukları için, sebep aramaksızın uyarız. Saydığımız faydalarsa, erişebildiğimiz hikmetlerdir. Ya erişemediklerimiz?”

Sezai Karakoç, yazılarıyla ve eylemleriyle batı karşısında bir kale gibi durur. Bu kavi duruşunu batıya karşı sabitleştirerek saflarını sıklaştırmıştır. O kendi sitesindeki (İslam sitesi) değer yargılarını (ergenlik, erdem), batınınkilerle (madde)  kıyasla doğruluğunu ortaya koymuş ve bu sitenin teşekkülünün gerekliliğini haykırmıştır.

Kısaca o; İslam’ın bütün odalarına tek tek girmiş ve yeniden İslam’ın ve dolayısıyla insanlığın ruhuna uygun bir şekilde dizayn etmek gerekliğini vurgulamıştır. Dinin kendine özgü ruhunu ve çizgisini yeniden yaşatılması gerekliliğine dikkat çekmiştir. Ne doğu, ne de batı insanlığın kurtuluşuna çözüm değildir. Doğu ile batı arasında, doğu ve batıyı da içine alan yeni bir  sese kulak vermek gerekiyor. O güçlü ses de İslam’dır şüphesiz.

Aslında, doğu da, batı da Allah’ındır. Doğuda ve batıda yaşayanlar da insandır ve onların da insanca yaşamaya ve gerçeklerle yüzleşmeye hakları vardır. İşte Sezai Karakoç, aynı zamanda bu ince ayrıma dikkat çekiyor:

 “İslam’ı, sırf doğulu ve sırf batılı veya ikisinin uyuşması saymak yanlıştır. İslam ortadadır ortalama değildir.”

Ve yazar İslam’la ilgili değerlendirmesini şu sözlerle nihayetlendirir:

“Bizden öncekiler, kendilerini, İslam’la yetinmeyip bir parça doğulaştırdıkları için kültürümüzü, medeniyetimizi ve gücümüzü kaybettik.

Bizler de kendimizi, hep batılılaştırmak, boyuna batılılaştırmak istediğimiz için bir türlü gerçek ve sağlam bir kültür ve medeniyet gücünü elde edemiyoruz.”

1960’larda yapılan bu tespitler hala taze ve hala yol ve yolcusunu bekliyor. Aydın insanlar, aydınlıklarıyla geleceği aydınlatan dehalardır. Ve geçen zaman bu dehaların aydınlatma gücünü arttırmaktadır şüphesiz.

Rahmet olsun…

not.

Bu yazı -edebiyatın ustaları, Yusuf Tosun, çıra yayınları, s.176- eserinden faydalanılarak hazırlanmıştır.

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.