RUHUNA KORONA!…
Paylaş:

RUHUNA KORONA!…

I.

Güneş pencerenin ince tülleri arasından okuduğu kitabın sayfalarına doğru nazlı nazlı yansıyordu. Sararmaya yüz tutmuş yapraklar pencerenin önünden kavis çizerek uçuşuyorlardı. Bir ara güneşe doğru yüzünü çevirince gözleri kamaşır gibi oldu. Gayri ihtiyari gözlerini ovuşturdu ve oturduğu kanepeden biraz geriye doğru kaydı. Elindeki kitabı kaldığı yerden okumaya devam etti.

Hafif esen rüzgâr adeta insanı mest eden uğultusuyla bir ninni havasındaydı sanki. Bulutlar arada bir güneşin önüne geçiyor; açık pencerenin tülü rüzgârın geçişine mâni olamıyordu. Bu mevsimde rüzgâr rahatsız edici değil bilakis rahatlatıcı makamda esiyordu. O nedenle pencereyi kapatmayı düşünmedi. Öte taraftan üzerine çöken mahmurluğun etkisiyle olsa gerek neredeyse elindeki kitap düşecek gibi duruyordu. Okuduğu kelimelerdi, cümleler değil!… O nedenle zihninde biriktirdiği kelimeler bir türlü cümle olamıyordu. Bu hal üzere gözkapaklarının inmesine ne kadar direndiyse de mani olamadı. Yavaş yavaş başka bir aleme doğru kayıyordu. Öyle tatlı bir uyku hali basmıştı ki daha fazla direnemedi. Oturduğu kanepede hemencecik başını kitabın üstüne koydu ve sağ yanına doğru uzanmasıyla uykuya dalması bir oldu.

II.

Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir salgınla yatıp kalkıyordu yaşadığı şirin beldenin orta halli insanları. Dokunmak, ele ele sıkışmak, musafaha yapmak, kafa tokuşturmak, sarılmak, öpüşmek… zinhar yasaktı. Manavda meyveleri seçerken bile tek kullanımlık eldivenler giyiliyordu. İki kişinin yanyana oturması yasaktı. Öyle ki parklardaki banklar bile sökülmüştü. Sokaklarda ise uzaylılar geziyordu sanki. Ağızda maske yetmiyormuş gibi bir de şeffaf siperlik takanlardan tutun da yaz sıcağında dahi elinde eldiveni eksik etmeyenlere varıncaya kadar işi iyice abartanlar az değildi. Eve varır varmaz üstündekilerin hepsini çıkarıp yeni kıyafetler giyiliyor ve özellikle eller neredeyse derisi soyulurcasına sabunla defalarca yıkanıyordu. Bu durum bir ritüel gibi tekrarlanıyordu. Öte taraftan insanlar birbirlerine öcü gibi bakar olmuşlardı. Neredeyse günde birkaç defa birbirini göremeden dayanamayanlar haftalarca bir araya gelmez olmuşlardı. Bu hal artık hayatın rutini haline gelmişti.

Başımıza taş yağsaydı da bu durumu yaşamasaydık diye sayıklıyordu arada bir yaşlı amcalar, teyzeler… ‘Bu muhakkak bir musibettir, afattır…’ türü söylenceler ise sıkça tekrarlanıyordu. Ne gelirdi ki elden…

Gün yoktu ki onlarca ev karantinaya alınmasın, yüzlerce insana hastalık bulaşmasın!… Karantinaya alınan sadece evler mi? Mahalleler ve dahi kasabalar, şehirler de öyleydi.

Her akşam ajanslara kilitleniyor, günün bilançosunu merakla bekliyorlardı kasabanın sakinleri. Tıpkı seçim sonuçlarını izler gibi… Gençler ise sosyal medya mecralarında habire virüsleniyorlardı. Korku bir canavara dönüşmüş vaziyette üzerilerine üzerilerine geliyordu adeta. Çevresinde gördüğü her şeye virüs gözüyle bakıyorlardı. Virüs kılık değiştirip her yere ve her şeye sinmişti sanki. Kasabada bütün yaşam altüst olmuş, insanların kimyası bozulmuştu. Virüsün bulaşmasına ne gerek vardı ki? Kasabalılara virüs bulaşmadan onlar virüse bulaşmışlardı da farkında değildiler. Hangi virüs olacak? Korku virüsü elbette!… Öyle ki “korku virüsü” gerçek virüsten daha çok tehlikeli hale gelmişti.

Peki, ne olmuştu da bütün bunlar yaşanıyordu? Gökten miydi bu uğursuz ses, yoksa yerden mi yükseliyordu bu acı feryat? Kim icat etmişti bu laneti? Yoksa asıl virüs başka bir şey miydi?… Daha bir yığın başka başka sorular… Anlaşılan kafalar fena halde karışık, insanların psikolojisi bir hayli bozulmuştu bu kasabada.

III.

Telefonun sesi öyle bir çaldı ki, uyuyakaldığı kanepeden adeta uçarak fırladı. Az mı uyumuştu yoksa çok mu ya da hiç mi uyumamıştı, bilemedi. Telaşla sesin geldiği tarafa doğru yürüdü ve telefon ahizesini kulağına görürdü.

Mahmur bir sesle;

-ALO… Buyurun…

Karşı taraftan acelesi olan bir ses tonuyla;

-Cavit Taş beyefendi ile mi görüşüyorum?

-Evet, benim, buyurun!…

-Beyefendi, test sonucunuz pozitif çıktı. Tespit edilen virüs çok tehlikeli bir gama varyantı!… Sakın kimseyle temasta bulunmayın! Bulunduğunuz yerde bir süre karantinada kalmanız gerekecek. Ekiplerimiz sizinle irtibata geçip gerekli ilaçları ulaştıracaklar. Sakın bir yere ayrılmayınız!…

Cavit bir süre cevap vermekte zorlandı. Neye uğradığını şaşırmıştı. Kulağında telefonla olduğu yerde donakalmıştı adeta. Ne bir adım ileriye ne de geriye gidebiliyordu. Nasıl olur böyle bir şey? Bir yanlışlık olmasındı… Sapasağlam ayaktaydı. Telefondaki ses; ‘aloo!… aloo!… beyefendi…’ diyordu ama Cavit bir şey duyacak halde değildi.

Tam bir şok hali yaşadı Cavit. Hiçbir şikâyeti yoktu. Sadece bir gün sonra çıkacağı seyahat öncesi zorunluluktan dolayı test yaptırması gerekiyordu. O da sağlık merkezine gitmiş, gerekli işlemleri yapmıştı sabahtan. Ertesi sabah kasabanın 20 km uzağındaki havaalanından uçacaktı. Gün batmadan aldığı bu haberle darmadağın olmuştu. Oysa günlerdir o yolculuğa hazırlık yapmıştı. Bir yığın planı vardı kafasında. Kendisini bekleyen bir ton işi vardı yani. Sırası mı idi şimdi bunun…

Ama asıl onun zihnini şimdiden yoran, seyahatinin ertelenmiş olması da değildi hiç şüphesiz. Kasaba öteden beri korona dedikodularıyla çalkalanıyordu zaten. Sabahtan akşama kadar ana gündem korona idi. Yedisinden yetmişine herkes bu konunun uzmanı kesilmişti. Kime selam versen nefes almadan söyleyeceği bir kamyon sözü vardı. Koronalı olmak, vebalı olmaktan daha feci bir durumda idi anlayacağınız. Virüssüz koronalılar daha çoktu bu kasabada. Öyle ki hafiften hapşırdı mı birisi; hemencecik testin yolunu tutanların sayısı az değildi. Çoğu da teşhisi kendisi koyuyordu. Hele biri; ‘sana da korona bulaşmış olabilir’ demesin!… Eyvah ki ne eyvah!… Benzi hemencecik sararır, psikolojisi yerlerde sürünmeye başlardı. O derece ruh hali hassaslaşmıştı kasabalıların… Cavit’in ise şimdiden tescilli kocaman bir pozitifi vardı. Ona yapılacak muameleyi varın siz düşünün artık. Canlı canlı mezara mı gömeceklermiş gibi hissetmeye başladı kendini.

İşte Cavit’in şimdiden gelgitler yaşamasına, içine bir huzursuzluk hali dolmasına, ölüm hissi yaşamasına sebep olan da bu düşünce idi. Tam bir vebalı muamelesi yaşayacaktı. Akıl vereni çok; ah-vah edeni bol, doğru yanlış yol gösterenin ise haddi hesabı olmayacaktı. Kendini pozitif vakadan çok buna hazırlaması gerekiyordu. En iyisi telefonunu mu kapatsa idi. Ya da uzaklara mı gitseydi!… Yok, yok gidemezdi ki!..

Zaten evde yalnız değil miydi? Yüz yüze gelip görüşeni istese bile olmayacaktı ya… Çünkü ne de olsa virüs bulaşı riski vardı. Ama bu sefer de eşi-dostu, en çok da öğrencileri daha çok merak edecekti onu. Kendisi de onları!… Kasabada tanımayanı yoktu neredeyse. Buna da katlanacaktı bir kere.

En iyisi dünyadan soyutlanıp yalnızlığın girdabında kendisiyle baş başa kalmasıydı. Bu hali seviyordu zaten. Peki ya ateşi yükselir, midesi bulanır, eli ayağı ağrıdan tutamaz olursa? Ne yapacaktı o zaman?

IV.

Zihninde olmadık sorular, şu ana kadar hiç aklına gelmeyen absürt düşünceler, saçma sapan fikirler hisler gelip gitmeye başladı. Derin bir boşluk hali vardı üzerinde. Kendini çaresiz, yalnız ve de bitkin hissetti. Test neticesinden çok ruh hali onu fena halde sarsmıştı. Direnmeye, kendisine gelmeye ne kadar çalıştıysa da bir türlü o girdaptan kurtulamadı. Öte taraftan saniyeler saat olmuş, zaman durmuştu sanki.

Uçakla seyahat isteği bir telefonla kâbusa dönüşmüştü. Elinden ne gelirdi ki? Ne yapabilirdi bu durumda? Bir ara aklına test merkezini arayıp bir yanlışlık olup olmadığını sormak geldi. Olur ya, isim yanlışlığı veya test tüpü karışıklığı olmuş olamaz mıydı? Şansını denemek istedi. Önce bir güzel dağınık zihnini toparlamaya çalıştı. Son bir umut olabilirdi. Çünkü bir türlü test sonucunu içine sindirememişti. Belki de bir yerde bir yanlışlık olmuştu. Zaten test sonuçlarında ciddi bir hata payı olduğunu resmi ağızlar da zaman zaman itiraf etmiyorlar mıydı? Eğer öyleyse, tekrar planına kaldığı yerden devam edebilirdi. Evet, evet bu bir umuttu…

Hata ihtimali var mıydı peki? Bütün dünyayı saran bu illet yanlışlıkla kapıyı çalmış olabilir miydi? Öyle ki her gün milyonlara bu virüs bulaşıyor, binlerce kişi ölüyordu. Televizyon ekranı borsa tabelası gibi olmuştu. Anlık olarak rakamlar değişiyordu. Bütün dünya, ilim, bilim, sağlık insanları bu derde bir deva arayışındaydı. Hal böyle olunca bula bula o yanlışlık kendisine mi denk gelecekti?

 

V.

Tekrar düşündü, taşındı, danıştı ve her olanda bir güzellik olduğu sonucuna vardı. Bu hal pek de bir güzellik değildi ya, neyse!… Moralini bozmaması gerekiyordu. Biliyordu, şayet kendini koyuverirse virüsün bulaşmasına gerek kalmadan kendisi ona bulaşmış olacaktı. Belki de asıl virüs buydu!… Öyle ya, virüs kendisindeydi, onu yok etmek de, teslim olmak da elindeydi. Yeniden iradesine hâkim olmaya çalıştı. Test sonucunun yanlış olabileceğini aramaya gerek kalmaksızın kendi direncini toplamaya gayret etti. Evet, bu konuda hiçbir takıntı hali yaşamamalıydı. Metin olmalı, güç toplamalı ve virüslere karşı zihinsel saldırıya geçmeliydi. Bu bir sanal savaştı. Ordular değil, bireyler fert fert bir savaşım hali yaşıyorlardı.

Evet, evet somut virüs yoktu. Asıl virüs zihindeydi. Onu yok etmek de elindeydi. Sadece teknik bir hata vardı. En güçlü silahı hala kontrolündeydi ve onu bırakmaması gerekiyordu.

Kendine telkin etmesi iyi olurdu bu kabulü… Öyle de yaptı. Virüs mü?… Korona mı?… Covit mi?… Pandemi mi? Çoktan topunun ruhuna üç kul-huvella, bir elham, el-fatiha!…

VI.

Fatiha zihninde yeni kapılar açtı. Anahtarı bulmuştu. Peki, ne vardı bu odada? Bol bol hayal biriktirmişti bu odada. Uzun bir süredir okuduğu kitaplardan biriktirdiği notlar vardı. Altı çizili cümleler… İlham perilerinden kalan mısralar… Metafizik sorular… Felsefi tartışmalardan berkittiği bilgi kırıntıları… Raflarda duran ancak hala zihninde bir türlü toparlayamadığı öyküler… Yarım kalan roman sahneleri… Daha neler neler…

İşte fırsat, dedi kendi kendine!… Evde kalacağı bu süre içerisinde bunların birkaçını yapsa yeterdi aslında. Varsın kapıyı çalan kimse olmasındı. Arayanı-soranı olmaması daha iyiydi. Farz et ki inzivaya çekilmişti. Öyle ya, insanlar kaçıyordu zaten koronalılardan. Bu da ayrı bir ruh peyda etmişti toplumda. Her gördüğü fotoğraf başlı başına bir öykü hatta roman bile olabilecek durumdaydı. Şiir mi? Zaten bu yaşadıkları başlı başına bir şiir değilse neydi? Fatiha ile kapıyı açınca, yol da önünde belirmişti böylece. Artık uygun adımlarla yürüyebilirdi.

Bütün bunları hayal ettikçe içi içine sığmaz oldu. Ve bir an önce o hayal dünyasında kanat çırpmak istedi.

VI.

İş nereden nereye varmıştı. Ne planlar, ne programlar yapmıştı. Ama evdeki hesap çarşıya uymamış ve bir anda her şey altüst olmuştu. Anladı ki hayat çok da plan yapmaya müsade etmiyor. Peki plansızlık?… Plansızlık da bir plan değil miydi nihayetinde… Sabah neye niyet etmişti, akşam ne ile karşılaşmıştı? İşte şimdi bu hal üzereydi.

Kısa bir süre önce izlediği bir film sahnesinde yaşadığı talihsizlikler sonucu baba ile oğul arasında geçen şu ilginç diyaloğu hatırladı:

-‘Planın neydi baba?

-Bir plan yaparsan hayat o planını hep bozar evlat. En iyisi, plan yapmamak…’

Evet, plan yapmayacaktı ama işe koyulacaktı. Öyle ya; bir telefonla bütün planları bozulmuş, hayalleri suya düşmüştü adeta. Bir anda bir sürü yeni planlar belirivermişti zihninde.

İşe nereden başlayacağına şaşırmamak elde değildi. Bu kadar şey zihninde birikmişti de neden şimdiye kadar harekete geçememişti? Sanki yeni bir yol ayrımında hissetti kendini.

Ruhuna kibrit suyu dökmüştü bir defa koronanın. Virüsün Alfa, beta, teta, gama… varyantları… Evet, Virüs can çekişiyordu. Fatihanın anahtarı zihninde yeni kapılar açmış, yeni odalar peyda etmişti. Kendine ait odasında, kendisiyle başbaşa idi şimdi.

O halde bütün bunlar şiir değilse muhakkak bir öyküdür diye geçirdi içinden. Evet, evet… İşte bu bir öyküdür. İşe buradan başlayabilirdi.

Böylece daha yeni edindiği kendine ait odasında zihninde biriktirdiklerini kalemine yükledi. Dosyaları tasnif etti. Sahne tasarımlarını yeniden gözden geçirdi. Olaylar, olgular, betimlemeler… hepsi bir dokunuş bekliyordu sadece.

Fazla beklemeye, bekletmeye hakkı yoktu bu öykünün.

Vira bismillah; ‘virüslerin topunun ruhuna korona’ dedi ve öyküsünü yazmaya koyuldu.

 

kaynak:

şiar 37- Aralık 2021

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.