Türkiye kaderinin peşinde…
Paylaş:

 

 

Mutlak Peşinde Bir Aydın

Balzac’ın bilimsel araştırma tutkusu içerisinde mutlağı bulma peşinde bir simyacı olan Balthazar’ın bütün mal varlığından, ömründen ve dahi karısından, çocuklarından kısacası her şeyinden vazgeçme serüvenini konu alan ‘Mutlak Peşinde’ romanı bize aynı zamanda bir mücadele azminin örneğini de gösterir. Nedense Celal Fedai’nin yakın zamanda Pruva yayınlarından çıkan ‘Türkiye’nin Kaderi’ adlı kitabını okurken Balzac’ın ‘Mutlak Peşinde’ kitabını hatırladım. Türkiye’nin Kaderi bir roman değil ama dili Balzac’ın romanlarından daha sürükleyici ve yazarın mücadele azmi ise roman kahramanı Balthazar’ınkinden daha   ileri düzeyde. Bir aydın sorumluluğu bilinci ve bütün içtenliği ile kendi iç dünyasını, fikirlerini ve inancını okuyucuya sunuyor Fedai. Bu samimiyet de kitabı bir nefeste okumanız için yeterli oluyor zaten. Bende de öyle oldu. Türkiye’nin Kaderi’ni çok bekletmedim ve yazarından imzalı aldığım gün okumaya başladım ve ikinci günün ertesinde bitirdim. Sıcağı sıcağına da duygularımı paylaşmak istedim. Ama önce yazarı hakkında:

Türkiye’nin ve dünyanın gidişatını kendine dert edinen ve neredeyse bütün mesaisini gösterişten uzak, son derece mütevazi bir şekilde bu alana yoğunlaştıran Celal Fedai son dönemde yazdıklarıyla adeta kaderinin peşinde koşuyor. İsmini daha önceleri de çeşitli edebiyat mahfillerinde duymakla birlikte daha yakından tanışmama Anadolu Yazarlar Birliği vesile oldu. Son beş yıldır da bu çatı altında aktif yol arkadaşlığı yapıyoruz. Aynı zamanda sıkı bir şair olan Fedai’nin bir iddiası daha doğrusu ‘idea’sı var: Türkiye’nin dolaysı ile de İslam dünyasının, insanlığın kaderi… Ondaki Türkiye olgusu ne bir coğrafya ile sınırlı ne de din, dil, ırk… ile. Bütün yeryüzü ve insanlığın derdi onun da derdidir. Onun şair, yazarlığının belirgin farkı ise; sözü eğmeden, bükmeden yani deyim yerindeyse kitabın ortasından ama usturuplu olarak konuşması yazması ve de haykırması!… Çünkü onun bir davası var ve bu dava uğrunda tıpkı Balthazar’da olduğu gibi gerekirse bütün gemileri yakmayı gözü almış bir şair, yazar, aydın. Bu nedenledir ki Celal Fedai denince; dava, mücadele, sorumluluk, koşuşturma, azim, bir şeyleri yetiştirme ve iyileştirme telaşı… canlanıyor gözümde. Tıpkı mutlak peşindeki simyacı gibi ya da hikmet peşinde koşmayı şiar edinen Mü’min gibi. Daha çok da ikincisi… Bu arada itiraf etmeliyim ki; tek tek yazı ve şiirleri hariç kitap bütünlüğü içerisinde ilk okuduğum kitabı Türkiye’nin Kaderi’dir. Kısmetse diğer eserleri de okunacaktır elbet. İşte böyle bir kaderimiz var sevgili Celal Fedai ile.

 

Türkiye’nin Kaderi

Kader bahsi biraz da mayınlı bir alan gibidir. O nedenledir ki kader denince hep bir adım geride durmayı tercih ederim. Ama söz konusu olan bireylerin değil de coğrafyaların, milletlerin, devletlerin… kaderi olunca durum daha da ciddileşiyor haliyle. Hani Sezai Karakoç’un bir şiirinde dile getirdiği;

 

Sakın kader deme
Kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş
Göklerden gelen bir karar vardır’
  dizeleri var ya!.. İşte öyle!…

 

Celal Fedai’nin ‘Türkiye’nin Kaderi’ kitap ismi her ne kadar böyle bir çağrışım yapsa da izini sürdüğümüzde ilk başata bunun pek de öyle olmadığını, bu durumun biraz da kitabın yazım sürecindeki kaderle ilgili olduğunu görüyoruz. Ama bütünü okuduğumuzda ise; bir şair hassasiyeti ile aslında bunun bir ironi olduğunu ve Türkiye’nin Kaderi’nin aslında insanlığın kaderi olduğunu anlıyoruz. Bu bir nevi ‘…tarihi (bir) kader’dir bu. Yazar, İranlı Daryuş Şayegan’dan ödünçle bu ismi kullanıyor ve bir nevi ‘Türklerin Müslümanlık sonrası üstlendikleri vazifelerin cümlesi…’ olarak alıyor. Bu yönüyle yazarda biraz İsmet Özel damarını yakalıyorsunuz.

Türkiye’nin Kaderi, henüz 2001 yılında ilk şiir kitabının yayımı akabinde zihnine düşüyor Fedai’nin. Bir nevi gazetelerin ‘imtiyaz sahipleri’ gibi ‘Türkiye’nin de imtiyaz sahiplerinin kimler?’ olduğu sorusunun cevabını aralamaya başlıyor. Bu arayışını şiir mecrasında sürdürüyor uzun süre. ‘Yeryüzünün Türkiyelileri İçin İkiyüzlü Uğur Parası Tasarımı’ ve ‘Gördüm Görmez Olaydım’ şiirleri ile 2010 yılında yayımlanan ‘Hiç’ adlı şiir kitabı bu arayışın ürünleri olarak karşımıza çıkıyor. Daha sonraki yıllarda ise çeşitli gazete, dergi sayfalarında ve sanal mecralarda yazdığı düzyazılar ile izini sürdürüyor Türkiye’nin Kaderi’nin. Bu düzyazıların kitap formatındaki kaderi ise 2019 Mayıs ayında doğumla gerçekleşiyor: Türkiye’nin Kaderi…

Fedai ‘Türkiye’nin Kaderi’ni daha çok batılı kalemlerin gözüyle değerlendirmeyi tercih ediyor. Kitapta bol miktarda batı kaynaklarına atıf var. Bir nevi batı entelijansiyası gözüyle doğu analizi de söz konusu. Batılıların doğu üzerindeki planları, hedefleri bir bir irdeleniyor böylece. Batının en büyük endişesi ise Türklerin yani İslam dünyasının yeniden ‘İslami Tefekkür’e dönmesi endişesidir. ‘İslami Tefekkür’ neredeyse kitabın ana gövdesini oluşturuyor ve hemen hemen her makalede buna vurgu yapılıyor. Biz de bu konuyu biraz açalım:

 

İslami Tefekkür…

Türkiye değişiyor, dünya değişiyor; değişmek de zorunda. Buna kimsenin itirazı yok. Önemli olan bu değişimin neresindeyiz ve kontrol kimin, kimlerin elinde? Batı bu dengeyi sağlıyor lakin bizim aydınımız söz konusu değişimde tıpkı Wieland’ın Eşeği Davası (Abderalılar) romanında olduğu gibi eşeğin gölgesinden faydalanma derdindeler. Yani sadece kendi çıkarlarının peşinde koşuyorlar ve bu dünyada onlara benzemeyenlere yer vermiyorlar. Gerçi buna da aydın-entelektüel denemez ya! Ama maalesef elimizdeki kumaş bu!… Hepsinin tek bir derdi var; ‘eşeğin gölgesini kiraya vermek…’ Türkiye’nin, İslam dünyasının durumu maalesef bundan ibarettir.

Günümüz eğitimi aydın yetiştirmek yerine bireyi alıklaştırıyor. Halimiz tıpkı oğullarını yiyen Satürn gibi… Yeniden ve de esastan düşünmek zorundayız ve bir Jüpiter’in doğumunu gerçekleştirmek şart!..

Şayet varsa Türk enteljiyansiyasının mutlaka bir ‘Kültürkamf’a ihtiyacı var. Batı bunu yapıyor ve 150 yıldır müthiş bir kültür savaşı veriyor. Hedefleri ise Türklerin, İslam dünyasının ‘İslami Tefekküre’ yeniden dönmemesi. Çünkü İslam dünyası özellikle de Türkiye ‘İslami Tefekküre’ yeniden dönerse, tarihin seyri başka cereyan edecektir. Bunu iyi biliyorlar. Madariaga’nın 1966’da İş Bankası Yayınlarından Türkçeye çevrilen ‘Avrupa’nın Portresi’ kitabında yer verdiği şu tespit her şeyi apaçık anlatıyor aslında:

Türk inkılabına hakim olan ilham ve esas prensiplerin Paris ve Londra’dan gelmeye devam ettiği ölçüde, zamanın Türkleri her bakımdan Avrupalı olmaya hak kazanacaklardır(…) Türkler eskiden beri ne derece Hristiyanlığa ve Müslümanlığa yakın olmuşlardır? Araplar, İranlılar, Mısırlılar ve hatta İspanyollar yeniden İslami Tefekküre dönebilirler

 fakat Türkler asla!…

Görüldüğü üzere batılıların tüm gayreti halkı Müslüman olan devletleri; ‘İslami yaşantısı olan ama İslami Tefekkürü olmayan yığınlar haline getirilmesi’ üzerine kurgulanıyor. Bu durum yeni değil, çok eski bir planın argümanı…

Ve özellikle Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana batının izlediği gizli politika; İslam dünyasının ve dolaysı ile Türklerin yeniden ‘İslami Tefekküre’ dönmemesi üzerine kurgulanmış durumda.

Evet, mevzu Müslümanların ‘İslami Tefekküre..’ asla ve kat’a dönmemeleridir. Altını çizerek tekrar edelim: Batının bütün planı bunun üzerine kuruludur. Peki İslam düşmanları için bu durumu o kadar tehlikeli kılan şey nedir? derseniz; cevabı için Aliya İzzetbegoviç’in ‘Doğu ve Batı Arasında İslam’ kitabına bakmamız yeterli olacaktır.

 

Gırtlağında Hava Sayacı…

Peki ne yapmalı, nasıl yapmalı? diye soracak olursak; rahmetli Nuri Pakdil’in adına ‘Edebiyat’, Fethi Gemuhluoğlu’nun ‘Kültür-Sanat’ dediği yerden tekrar ayağa kalkmak zorundayız. Türkiye’de bunca zamandır kültür hep ithal edildi. Yani yerli olunamamıştır bir türlü kültürümüz. Bu alanda gayret gösterenler ise görmemezlikten gelinmiş hatta linç edilmeye çalışılmıştır. Mesela geçmişte İbrahim Müteferrika, Mehmet Akif, Fuat Köprülü… Günümüzde ise Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, İsmet Özel… gerçi bu ve benzeri aydınlarımızın da ‘İslami Tefekkür’ bağlamında tam bir açılım sağladığını göremiyoruz maalesef. Özellikle son dönem aydınımızın daha çok İslami ideallerini kendi şahıslarında hapsederek ütopyalaştırdıklarını görüyoruz. Bu da ayrı bir yaramız!…

Oysa dünün ve bugünün Amerika’sının kültür politikalarını öteden beri CIA belirliyor. Ve böylece eskiden beri diğer ülkelere de ayar vermeye çalışıyorlar. Türkiye de bunların arasında ilk sırayı almaktadır. Peki tam manasıyla hedeflerine ulaşabilmişler midir? Bu toprağın mayasında yer alan ilahi nefha onların bu planını her zaman için boşa çıkarmaya aday. İnsanımız hala içinde bir umutla yaşıyor. Yeniden ayağa kalkmak için kendi entelijiyansamızı oluşturmak ve düştüğümüz yerden ayağa kalkmaktan başka çaremiz yoktur.

Çünkü bugün dünya sadece Türkiye için değil, tüm İslam coğrafyası için Marcel Duchamp’ın 1900’lerin başında söylediği;

‘…bir toplum oluşturmalı, bireylerin soludukları havanın parasını ödemek zorunda oldukları (hava sayaçları), hapsetme ve seyrekleştirilmiş hava, karşılığı ödenmediğinde bir boğulma yeterlidir gerektiğinde (havayı keserek)’… hali yaşıyor. Evet tam da böyle bir hali yaşıyor İslam dünyası şimdilerde. Gırtlaklarında ‘hava sayaçları’yla dolaşıyor Müslümanlar. Her an başlarına bir bomba düşebilir ve havaları kesilebilir! Suriye, Irak, Filistin, Mısır, Yemen, Lübnan… Öyle ki havayı kesmenin de ötesinde bu ümmetin çocuklarının cesetlerini sular üzerinde topluyoruz. Hazin ki ne hazin!…

 

Netice…

Elbette ki çaresiz değiliz! Vardır mutlaka bir hal çaresi!… Bu nedenle öncelikli olarak yapılması gereken; ısrarla tarihi kaderinden uzaklaştırılmak istenen ve batılıların ‘…bir daha asla İslami Tefekküre dönemez ‘ dedikleri Türkiye ümmetin bir prototipi olarak kendi ‘kültür gemisi’ni, yazarın ifadesiyle ‘Kültürkamf’ını oluşturmak zorundadır. Yani ‘Nuh’un Gemisi’ni yeniden inşa etmek ve içini doldurmakla mükellefiz.  İşte o zaman ümmetin bir sembolü olarak Türkiye kendi kaderini bihakkın yaşayacak ve yönünü dosdoğru istikamete çevirmiş olacaktır.

Acilen Siyasiler tarafından değil Entelektüellerimiz eliyle bir ‘Kültür İradesi’ beyanı yapılmalıdır. Evet altını çizelim ‘Kültür Politikaları’ değil, ‘Kültür İradesi’… Kelime ve kavramlarımızı yeniden gözden geçirmeli ve içini olabildiğince doldurmalıyız. Aksi taktirde başkalarının kültür politikalarına proje olmaktan kurtulamayız. Çünkü projesi olmayanın proje olması kaçınılmazdır. Son dönemlerde siyasilerin sık sık içe dönük kültür-sanat eleştirisi yapması ise zinhar yeterli değildir. Alternatifler ve de icraatlara ihtiyacımız vardır acilen!…

Bu nedenledir ki; ‘Kültür-sanat Gemisi’nin mutlaka yüzdürülmesi gerekiyor. Aksi hüsrandır ve dahi yıkımdır.

Türkiye’nin Kaderi, İslam dünyasının ve dahi insanlığın kaderidir. Bu kaderi şekillendirmek elimizde!… Özellikle de aydınlarımızın, siyasilerimizin ‘İslami Tefekkür’ün yeniden ihya ve inşası için çok gayret sarfetmesi gerekiyor.

Şairin (Emil Verhaeren) şu dizeleriyle bitirelim:

 

‘O zaman sizler, düşünürler, bilginler, siz ustalar

Sizler bulacaksınız gelecek zamanın kurallarını’

 

Türkiye’nin Kaderi’ni kedere dönüştürmeden yaşaması dileğiyle…

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.