KERPİÇ EVLERİMİZ VARDI
Paylaş:

KERPİÇ EVLERİMİZ VARDI

Coğrafya Yaşam İlişkisi

Zaman bir kartopu gibi birey ve toplumların kazanım-kayıplarını sarmalayarak yol alıyor. Her kazanım kalıcılaşmadığı gibi her kayıp da yok oluş değil… Tıpkı kartopunun güneşe yakalanma durumunda erimeye mahkûm olması gibi… Birey ve toplumlar da her zaman böyle bir risk ile karşı karşıyadırlar. Bu nedenledir ki yaşadığımız coğrafya önemlidir ve o coğrafyadan izler taşırız. İbn-i Haldun’a atfedilen ‘Coğrafya kaderdir’ sözüne bir de bu bağlamda yaklaşmakta fayda vardır.

Nitekim İbn-i Haldun Mukaddime’sinde yeryüzünü yedi iklim bölgesine ayırır ve iklimlerin birey ve toplum üzerindeki etkilerine geniş izahatlar getirir. Peki,  yüzyıllar öncesinden yapılan bu tasnif halen geçerli midir? Geçerli ise son dönemdeki iklim değişimlerinin de insan üzerinde etkisi söz konusu mudur? Bu konuda söylenen ve bilinen nedir? Peşinen ifade edelim ki; bu yazının konusu değildir bu sorulara aranan cevaplar.

Peki, neyin peşindeyiz?

Bilinen ve yaşanan bir gerçeklik vardır ki, o da; hayat sürdüğümüz coğrafya, yaşam kültürümüzün en canlı kesitini oluşturmaktadır. Bu kültürde coğrafya da, iklim de önemli bir etkendir. Yani coğrafya insan, kültür ve ekonomi üzerinde belirleyici bir etkendir. Nitekim İbn-i Haldun’un da coğrafya-kader ilişkisinde ifade ettiği; “Yaşadığı yerin havası, nemi insan sağlığına etki eder. Siyasi mekanizmanın düzgünlüğü ya da bozukluğu da yine insan hayatının her şeyini etkiler.” Düşüncesi bu bakış açısını teyit eder durumdadır.

 

Mekâna İnsan Şeref Verir

Nüfusun artışı zorunlu olarak yeni mekânlar oluşturmaya yöneltmiştir. Yeni kent tasavvurları ile birlikte mevcut yerleşim yerlerinde oluşturulan dikey-yatay binalar yeni yaşam tarzları peyda etmiştir. Bu durum da bizi yeni bir kültür, yeni bir hayat ve de gelecek ile yüz yüz yüze getirmiştir. Nihayetinde ise mekânı dolduran, onu amaçları doğrultusunda şekillendirip kullanan insandır. Unutmamak gerekir ki mekân da insan yaşamı, yaşam biçimi, kültürü üzerinde önemli bir role sahiptir.

Doğrudur, toplumlar yaşadıkları coğrafyaya, iklim koşullarına, inanca, ekonomik duruma… göre zamanla bir yaşam kültürü oluştururlar. Bulundukları yerleşim biriminin (köy, kasaba, şehir…) durumu da bu kültüre rengini verir hiç şüphesiz. Ama gene de asıl etken insandır. Çünkü mekânı da, kültürü de şekillendiren, şereflendiren odur.

Yer coğrafyasının başak aktörü olarak rol çalan insan aynı zamanda en fazla tasarruf sahibi olan canlıdır da. Tabiata müdahalede sonsuz yetki sahibidir. İstediği yerde yaşama hürriyetine sahiptir. Dilediği ağacı keser, diker; keyfinin istediği denizde, nehirde yüzer, sörf yapar; canının istediği yiyeceklerden nasiplenir. Bu dünya ve içindeki her şey onun istifadesine sunulmuştur. Ancak her istediğini yapma, her şeye erişim hususunda o kadar özgür müdür? Başlangıçta her istediğini elde etme ve yapma konusunda sınırsız gibi gözükse de zaman ve yaşadığı tecrübeler onu bazı hususlarda sınırlandırmıştır hiç şüphesiz. En başta bir toplulukla birlikte yaşamak zorundadır ve birlikte hayat sürdüğü toplum onu yaşamın devamı hususunda kurallandırmıştır.

Haliyle birey de doğal olarak bulunduğu ortama, topluma, toplumsal yapıya uyum sağlamak durumundadır. Bu nedenle de birlikte yaşamanın kuralları oluşmuştur zamanla. İsteseniz de istemeseniz de bu birlikte yaşama kurallarına uymak zorundasınız. Aksi taktirde bir takım müeyyidelerle karşı karşıya gelirsiniz. Bu müeyyidelerin bir kısmı metazori olarak uygulanırken, bir kısmı da doğal bir şekilde toplumdan dışlanma şeklinde olur. Köy, mezra… gibi küçük yerleşim birimlerinde bu ikinci müeyyide tarzı daha baskındır. Şehir gibi kalabalık metropollerde ise, daha çok birinci yöntem uygulanır. Özellikle de birey ve toplumların pişkinlik katsayısının bir hayli arttığı günümüzde artık küçük yerleşim birimlerinde de birinci yöntem uygulanır hale gelmiştir.

Bu durumun oluşmasında etken rol kültürün artık globalleşmeye başlamasından kaynaklanıyor.

Oysa kültür içinde daha çok yerel unsurlar barındıran toplumsal yaşama biçimidir. Bu yaşama biçimi küresel güçlere karşı direniyor. Ne yazık ki gün geçtikçe bu direniş zayıfladığı gibi aradaki açı da kapanıyor.

 

Yaşamların Aynileşmesi Ve Geriye Dönüş

İnsan etkileşime en açık canlı türüdür. Aynı zamanda değişime en yatkın canlı da insandır. Kısa sürede ortama adapte olur ve uyumlu yaşamaya başlar. Bu nedenle çevresel koşullar insan, toplum ve yaşam üzerinde etkili bir güce sahiptir. Özellikle de son dönemlerde teknolojinin de etkisiyle bu etkileşim daha hızlı ve de yaygın bir hal almaya başladı. Bu da beraberinde deneylerin aynı koşullarda aynı sonuçlar vermesi misali toplum yaşamını aynileştiriyor. Şehirler bir bakıma toplumu tek tip yaşama zorluyor ve yerel dinamikleri zayıflatıyor. Tabii ki bu bir uzun sürecin sonucunda oluşuyor. İşte bugün bu yaşanan uzun süreç daha hızlı ilerliyor. İfade etmek istediğimiz de budur aslında.

Peki, aynileşen bu hayatların sonu nereye varacak dersiniz. Ya da hızla ilerleyen bu teknolojik yaşam, gökdelenler, akılı binalar, çelik duvarlar, rezidanslar, avmler, metaverse yaşamlar… hepsi ama hepsi nereye doğru yol alıyor?

İşin doğrusu her şeyin aslına rücu ettiği bir ışık gözüküyor. İnsanlık aslını, özünü arıyor. Kısa süre önce yaşadığımız ve hala yaşamımızdan izler taşıyan pandemi süreci de gösterdi ki; geçmişe, bahçeli evlerimize, toprağa, tabiata… bir özlemle dolduk ve ilk fırsatta oralara kaçmaya başladık. Öyle görülüyor ki mutluluğu, sükûneti tekrar buralarda arayacağız. Yıktığımız gecekonduları arayacağız. Bahçeli evlerimiz yeniden inşa edeceğiz. Yeniden mahalleye sığınacağız. Kerpiç evlerimizi huzur dergahına çevireceğiz.

Nitekim Amerikalı yazar, kent kuramcısı, tarihçi ve aktivist Mike Davis, Gecekondu Gezegeni çalışmasında bu yönde bir gidişatın olduğunun altını çiziyor:

“Velhasıl geleceğin kentleri, ilk kuşaktan şehir planlamacılarının tasavvur ettiği gibi cam ve çelikten değil, büyük oranda kaba tuğla, saman, geri dönüştürülmüş plastik, biriket ve hurda tahtalardan inşa edilecektir. Yirmi birinci yüzyılın kent dünyası, gökyüzüne yükselen ışıklı kentler yerine büyük oranda çerçöp, dışkı ve pislik içine gömülmüş kentlerden oluşmaktadır. Hatta, postmodern gecekondu mahallelerinde oturan bir milyar kent sakininin geriye bakıp kent hayatının ilk dönmelerinde, dokuz bin yıl önce Anadolu’da kurulmuş olan Çatalhöyük’ün dayanıklı kerpiç evlerine imrenmesi işten bile değil.” (1)

İşin doğrusu Mike Davis’in konuya biraz abartılı yaklaştığını düşünenler olabilir lakin böyle bir yönelimin olduğu aşikâr bir durum. Çünkü eşyanın tabiatına aykırı bir durum söz konusu ve er veya geç bu yanlış gidişatın farkına varılacaktır. Nitekim bu yönde sinyaller verilmeye başlandı da…

 

Kaynak:

  • Gecekondu Gezegeni, Mike Davis, Metis Yayınları, S:34

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.