Akif Niçin Mısır’a Gitti?
Paylaş:

Akif Niçin Mısır’a Gitti?

Akif’in içinde bulunduğu ilk Meclis, 1 Nisan 1923 tarihinde seçim kararı alır. Meclisin son toplantısı 21 Mayıs’ta yapılır ve dağılır. Yaşanılan hadiseler Mehmet Akif’i derinden etkilemiş ve Meclis’ten soğutmuştur. Ali Şükrü Bey cinayeti ve bu olaydan önce Erzurum Milletvekili Gözübüyükzade Ziya Hoca’nın Meclis’te küçük düşürülmesi, Balıkesir Vekili Hasan Basri Bey ile Abdulgaffar Hoca’nın Meclis’ten ayrılması Akif’in böyle bir tutum sergilemesinde etkili olmuştur denilebilir.

Böyle bir ortamda yeniden bulunmayı ve tekrar Milletvekili seçilmeyi düşünmez ve çok anlamlı da bulmaz. Zaten İkinci Meclis’te Akif gibiler için yer de yoktur. Ortalık yalakalardan geçilmemektedir. Hatta Akif’le ilgili dedikodular da yapılmaktadır.

Akif, bu millet için gerek yazdıklarıyla gerek kürsüdeki konuşmalarıyla gerekse cephedeki gayretleriyle var gücüyle mücadele etmiştir. Gecesini gündüzüne katmış, bir an olsun mücadeleden geri durmamıştır. Asla kişisel bir hesabın içinde olmamıştır. Ne yaptıysa dini, milleti, vatanı kısacası insanlık için yapmıştır.

Öyle ki Akif, milletvekilliği dönemlerinde bu görevden dolayı aldığı paradan bile rahatsızlık duymuştur. Onu çok daha fazla rahatsız eden şey ise; kimi milletvekillerinde görülen ihtiraslar, politika cambazlığı arzuları ve dedikodu sevgisidir.

Akif, Millî Mücadele’nin en önemli aktörlerinden biri olmasına rağmen, ne yazık ki sonraları bir takım ayak oyunlarıyla sahne dışına itilmiştir.

5 Haziran 1920’de Burdur Mebusu olarak yer aldığı Büyük Millet Meclisi’nde ortam farklı bir hal almaya başlamış ve birtakım bilinen/bilinmeyen el tarafından oyunlar devreye girmeye başlamıştır. Öyle ki; Meclis açılmadan önceki atmosfer ile açıldıktan sonraki iklim birbirinden farklılaşmıştır. Bu durum haliyle Akif’i de tedirgin etmiştir. Meclis içinde gruplaşmalar meydana gelmiştir. Bu arada Akif’in tutumu da kimilerini rahatsız etmiştir.

Akif, yönetici durumunda olanların da kendisinden bir şey beklemediğini görünce ailesiyle birlikte Mayıs ayı içinde İstanbul’a döner. İstanbul’a dönerken yanında Millî Mücadele’den iki hatıra vardır: İstiklâl Madalyası ve milletvekillerine verilen Mavzer Tüfeği…

Aslında kafasında öncelikle İstanbul yoktur. Gıyaben kendisini çok sevdiği bir arkadaşının memleketi olan Balıkesir’in Burhaniye ilçesinin Pelit köyüne yerleşmek, çekişmelerden ve küçük hesaplardan uzak durmak vardır. Yakın arkadaşları Mehmet Cavit, Hasan Basri ile denize nazır, asude evinde şiirler yazmak, tercümeler yapmak, eserler kaleme almak ister. Lakin köyüne yerleşmeyi düşündüğü Mehmet Cavit Bey’in II. Dönem Meclis’e seçilmesi hesaplarını bozar.

İstanbul’da Beylerbeyi’nde bir ev tutar Akif. İşsizdir… Daha önce görev yaptığı İstanbul Üniversitesi’ndeki görevine iade edilmemiştir. Parasızdır ve borçları vardır. Vekillikten sonraki maaşı da bağlanmamıştır.

İçinde fırtınalar kopsa da herhangi bir muhalefet yapılanması/girişimi içinde yer almaz Akif. Yapılan birçok şeyi yanlış bulsa da tepkisini açıkça göstermez, susmayı tercih eder. Biraz da mizacı böyledir Akif’in. Kendine, yani iç dünyasına dönüş yapar.

Bu arada yazmayı düşündüğü, sorumluluk sahibi bir aydın olarak yapmak istedikleri vardır. En azından bu şekilde faydalı olmayı düşünür.

Bu çerçevede Ankara’dan İstanbul’a döndüğünde (1923 Mayıs ayı başı) Sebilürreşad’ı çıkarmaya devam eder. Derginin 1923 yılı sayılarında, Abdülaziz Çaviş’ten çeviriler yapar. ‘Müslümanlık Fikir ve Hayata Neleri Bahşetti?’, ‘Müslümanlık’ta Kadının Hukuku’ ve ‘Anglikan Kilisesine Cevap’ başlıklarıyla üç yazı dizisini dergide yayınlar. Yirmi sekiz sayı devam eden bu tercüme tefrikasını 1924’te sonlandırır ve kitap olarak da basar.

Akif’in o günlerdeki hâlet-i ruhiyesini yakın dostu Mithat Cemal şu cümlelerle anlatır:

‘Bir kenarda olmak, kimseye çarpmamak için az mevcut olmak istiyordu. Kımıldadıkça başkasının yerini almak istiyormuş gibi çekingen bir hâli vardı. Dertlerini kendi emziriyor, kendi büyütüp yetiştiriyor, bir kadın gibi gizli ağlamayı biliyordu.’

Peki, Akif korkuyor muydu?

Kendisini tanıyabildiğimiz ve yakınındakilerin şahitliğine baktığımızda böyle bir şey söylemenin imkânsız olduğunu söyleyebiliriz. Asla!… Çünkü onun en önemli özelliklerinin başında mütevekkil olması gelirdi. Dolayısıyla bir korkudan söz edilemez.

– Darılmış mıydı?

– Evet, darılmıştı.

-Küskün müydü?

-Evet küskündü.

– Çaresiz miydi?

– O nokta tartışılabilir.

– Ruh hali nasıldır?

– Fena halde bozuktur. Duygusal ve kırılgandır… Yalnızdır…

Tüm bunlara ek olarak işsiz ve parasızdır. Elinden bir şey gelmemektedir veya kendini öyle hissetmektedir.

Bu olaylar yaşanırken Akif elli yaşlarındadır ve ülkede beklenen gelişim, değişim ve ilerleme istediği gibi yolunda gitmemektedir.

İkinci Meclis seçimlerinde (Ağustos 1923) belli özellikteki kişilerin önü açılmış, Akif ve Akif gibilere yer verilmemiştir. Artık gidişat farklı bir yönedir. İlk tasfiye girişimi gerçekleştirilmiş, ülke yönetimi belli kişilerin kontrolüne girmeye başlamıştır.

Doğrudur, her şeyi ile yeni bir dönem başlıyordu. Yeni kurulan devlet geçmişe dair reddi miras yapıyordu.

Türkiye, köksüz bir ağaç gibiydi o günlerde. Geçmişe dair ne varsa, hukuk, din, kültür adına doğru yanlış bakılmadan reddedilip yerine ‘muasır medeniyet’in libası giydiriliyor, geçmişteki varlığımız, her türlü kötülüğün başı olarak gösterilmek suretiyle istiskal ediliyordu.

Yönünü de Batı’ya dönmüştü. Yapılan inkılâp hareketlerinde Batı örnek alınacaktı. Ne gariptir ki silah kullanarak yurdumuzdan söküp attığımız bu milletler, şimdi silahsız olarak topraklarımıza geri dönüyordu.

İşte bunu anlamakta güçlük çekiyordu Akif. Eziliyor, büzülüyor, ince eleyip sık dokuyor, lakin bir yere oturtamıyordu bütün bu olup bitenleri. Haliyle sıkıntı üstüne sıkıntı duyuyordu.

Mü’mince bir hayat yaşamaya gayret eden ve şiirlerinde de bunu ifade etmeye çalışan bir dava ve mücadele insanıydı Akif. Bazı aydınlar ve yayın organları tarafından aleyhinde yayınlar yapılıyordu. Ya değişmesi ya da bu değişime ayak uydurması gerekiyordu.

Nitekim o dönemde bazı din adamlarında yeni süreçle beraber yaşanan değişimler vardı. Akif etliyle-sütlüye karışmayan/karıştırılmayan bir biçare olarak direniyordu. Susuyordu… Konuşmamaya direniyordu. Lakin nereye kadar?…

Milletin şairi yok sayılıyordu. İlgisizliğe-vefasızlığa direniyordu. Tüm bunlardan dolayı doğal olarak üzgün ve tedirgindi.

Yeni süreçle birlikte Millî Mücadele farklı bir yöne evrilmişti. Peş peşe inkılâplar yapılıyordu. Sırada Hilafet’in kaldırılması vardı. Yeni rejim muhalifleri Hilafet tartışmalarıyla iyice açığa çıkmıştı. Ağa Han ve Emir Ali’nin Hilafet’in ilgasına itiraz maksadıyla İsmet Paşa’ya yazdıkları mektubu gazetelerinde neşreden Hüseyin Cahit, Velid Ebuzziya ve Ahmed Cevdet Beyler alelacele kurulan İstiklal Mahkemesi’ne sevk edilmiş, yani işin tadı tamamen kaçmıştı.

Nitekim 3 Mart 1924’de Halifelik kaldırıldı, aynı gün ‘Eğitimin Bir- leştirilmesi’ kanunu çıktı, Harbiye Nezareti lağvedildi ve ‘Şer’i-ye ve Evkaf Vekâleti’ kaldırıldı. Akif olup bitenleri şaşkınlıkla izliyordu. Yaşadığı ülkede garip şeyler oluyordu.

Bu arada 4 Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Hükûmete olağanüstü yetkiler veren bu kanun ile dini görülen kişi ve yapılara karşı yeni bir süreç başlatıldı. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü, dini yapılara karşı sıkıyönetim ilân edilmesini istedi. Ancak Meclis’te bu isteğini kabul ettiremeyince istifa etti ve yerine ılımlı kişiliğiyle tanınan Fethi Okyar Başbakanlığa getirildi.

1925 Şubat ortalarında Şeyh Said olayı patlak verince, Doğu Anadolu’da hemen sıkıyönetim ilân edildi. Fethi Bey düşürüldü ve yeni hükümeti 3 Mart 1925’de İsmet Paşa kurdu. Yeni hükümet ilk iş olarak Takrir-i Sükûn Kanunu’nu Meclis’ten geçirdi ve biri isyan bölgesinde, öteki Ankara adını taşımakla birlikte yurdun geri kalan bölgelerinde çalışmak üzere iki de İstiklal Mahkemesi kurulmasını kararlaştırdı. Diğer taraftan ordu birlikleri harekete geçirildi. Yapılan plânlı askerî harekât ile isyancı olarak nitelendirilen kişiler dağıtılıp, önderleri yakalandı. Suçlu oldukları hükümet tarafından iddia edilenler İstiklâl Mahkemeleri’nde fütursuz şekilde yargılandılar. Suçlu görülenler idam cezasına çarptırıldılar. Yapılan soruşturmada isyancıların bir kısmının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na mensup olduklarına karar verildi. Bunun üzerine memleketteki tek muhalefet partisi de 3 Haziran 1925’te hükûmet kararı ile kapatıldı.

4 Mart 1929’a kadar bu kanunun çıkmasından sonra yaşanan gelişmelerden biri de, hükümet kararıyla beş gazete ve üç derginin (İstiklal, Tevhid-i Efkâr, Tanin, Vatan vs.) kapatılmasıdır.

Şeyh Sait olayı ile irtibatlandırılan Sebilürreşad Dergisi de kapatılır (6 Mart 1925), gazeteciler tutuklanır bu arada. Sebilürreşad’ın sahibi olan Eşref Edip de isyana teşvik suçlamasıyla tutuklanarak Ankara (daha sonra Diyarbakır ve Elazığ) İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmak üzere gönderilir. Böylece durum daha da vahim bir hal alır.

‘Türbe ve Zaviyelerin Kapatılması’ (2 Eylül 1925) ile ‘Şapka Giyilmesi Kanunu’ (25 Kasım 1925) yine bu arada çıktı.

Bütün bu gelişmeler karşısında Akif, her yönüyle büyük ızdıraplar yaşıyordu ve her şeye rağmen bir çıkış yolu arayışındaydı.

Bu şartlar altında Akif, 1925 yılı sonunda dönmemek üzere Mısır’a gidecek ve ölümüne altı ay kalana kadar da Türkiye’ye dönmeyecektir.

Akif’in hicretine farklı yaklaşımlar söz konusudur. Sağda-solda, ilgili-ilgisiz dedikodular yapılmaktadır. Kimi ‘şapka giymemek için’, kimi ‘parasız kaldığı için’, kimi ‘inkılâplar ya- pıldığı için’, kimi ‘korktuğu için…’ kaçıp Mısır’a gitti demektedir. Herkes durduğu yerden bir şeyler söylemekte, kimileri ise İslam’a karşı duydukları hıncı Akif üzerinden dillendirmektedir.

Mesela Hasan Ali Yücel; ‘İstiklal Mücadelesi’nden sonra Mehmet Akif cemiyette gördüğü değişimlere inanmadı ve inanmadığı için de uymadı. Beş-altı sene memleketten uzak yaşamasının sebebi budur.’ diyordu.

Âgâh Sırrı Levend de benzer bir yaklaşım sergiler ve Akif’in; ‘Sosyal inkılâpları kavrayabilecek bir ufuktan yoksun olduğunu’ söyler. Ayrıca; ‘İstiklâl Savaşı’na feragatli ve sadık bir vatanperver olarak katılan Akif, mücadelenin ilk safhalarında önemli bir yer alacak, ilk Millet Meclisi’nde mebus sıfatıyla bulunacak kadar bu büyük hareketi takip etmiştir. Ancak birbirini takip eden sosyal inkılâplar, onun âleminin üstünden aşacak kadar ileri ve ona uzak idi. Bu his, yabancı diyarların elemine katlanmayı göze alacak derecede ona kuvvetli geldi.’ açıklamasında bulunur.

Burhan Cahit ise; ‘Akif’in başında burma sarığı ile haşin ve inatçı bir medrese softası gibi gördüm… Derin bir husumet duydum… Sonra Safahat Şairi’ne karşı duyduğum o masum düşmanlıktan utandım!’ der.

Nurullah Ataç işi biraz daha ileriye götürmüş ve: ‘Akif, muzır saydığım kanaatleri müdafaa ediyordu. Sevmezdim onun için. Hele onda fikir aramak, fikre hürmetsizlik olur. Şair sayılması hayli zor. Mahalle kahvesi hatibi…’ diyordu.

Şükufe Nihal ise; onun ‘hurafelere takılmış bir adam’ olduğunu söyler:

‘Akif’in Türk inkılâbına tek bir hizmeti yoktur. O, bilakis, bizim kanımız pahasına yarattığımız İnkılâbın eserlerini beğenmeyerek bu toprakları bırakıp gitmiştir. Başından, yine bizim malımız olmadığı söylenen fesi çıkarıp yerine bir başka biçimde bir çuha parçası geçirmeyi bir din, bir ahlâk meselesi yaparak yurdunu, milletini bırakan, hurafelere takılmış bir adam.’ olduğu iddiasındadır.

Bu ve benzeri görüşler Akif’e ve onun inandığı değerlere karşı olanların görüşüdür ve gerçeği yansıtmamaktadır. Ama Akif’i son derece yaralamaktadır bu asılsız iddialar.

Bunlar Akif’e karşı yapılan algı operasyonunun bir kısmıdır. Aslında onlar da bu söylediklerine inanmamaktadır. Lakin karar verilmiştir ve Akif ile Akif gibiler yeni Türkiye’de istenmeyen adamlardır artık. İstiklal şairi düşman görülmektedir. Akif’in kendi ifadesi de bu yöndedir.

Daha ileri düzeyde tezviratta bulunanlar da vardır. Ona; ‘Bir çöl bedevisinin peşinden giden adam’ diyenlerin yanısıra Falih Rıfkı Atay gibi, -bir resmi gazetede çıkan yazısında- artık Akif’in devrinin kapandığını söyleyecek cürette bulunanlar da söz konusudur.

Atay, Akif’e;

‘Hadi git artık sen kumda oyna. Devir değişti, artık Ankara’da senin gibilere, Arap yavelerine de yer yok…’ demektedir.

Bu yazı Akif’in kendi öz yurdunu terk-i diyar etmesinin tuzu-biberi olur artık. Zaten naif bir ruha sahip olan Akif’i bu durum hepten yıkmıştır.

Ruhi Naci şöyle anlatır bu dedikoduları:

‘O şapka kanunundan kaçtı… Onun taassubu yenilik ve inkılâpları hazmedemedi… O, metaına müşteri aramak için bir İslam pazarı aramaya gitti… O, ecnebi diyarını öz vatanına tercih edecek kadar hamiyetsizdir…’ dediler. Hatta Akif’in kara listeye dâhil olduğunu Mısır’a sürgün edildiğini söylediler…’

Osman Yüksel Serdengeçti’nin Hasan Basri Çantay’dan naklen verdiği aşağıdaki bilgiler, Akif’in Mısır’a gidiş nedenleri hakkında daha önemli ipuçları veriyor:

‘Çanakkale zaferinin yıldönümüdür… Bir tören yapılıyor… Çanakkale şehitleri anılacak… Zamanın meşhur zibidi şairi kürsüye geliyor: ‘Maalesef’ diyor; ‘Çanakkale Şehitleri için güzel, şehitlerimizin şanına layık bir Türk şairi tarafından şiir yazılamadı. Çanakkale destanını yazan maalesef Türk değildir. Çaresiz Türk olmayan bir adamın şiirini okuyacağız’ yavesini savuruyor, istemeye istemeye Akif’in şiirini okuyor. (…)

Merhum bu hâdiseyi duyar. Çok, pek çok müteessir oluyor; o kadar ki koskoca adam bir çocuk gibi ağlıyor. Çanakkale şehitlerinden onu ayırmak, ‘Sen Türk değilsin!’ demek… Tahkir etmek… Akif’in en hassas yerine, en hassas teline dokunmak… Bu hareket ve hakaret, zamanın zamane şairi, devlet şairi, resmi şair tarafından yapılmış… Tam o sırada da gençliğinin kısm-ı âzamını hamamda geçirmiş bir yazar, CHP’nin resmi gazetesinde bir başmakale yazmış… Akif’e, ‘Hadi git artık, sen kumda oyna!’ demiş… Akif bunu da okuyor… Ve artık Türkiye’de duramıyor.’

Akif’in yakın dostu Neyzen Tevfik’in kardeşi Şefik Kolaylı anlatıyor:

‘Arkadaşlar, Akif’e yobaz dediler, softa dediler, şapka giymemek için Mısır’a gitti dediler. Hayır, arkadaşlar, hayır. Akif, cumhuriyete inanmıştır. Akif bu vatanın selametini ve bu memleketin yükselmesini herkesten çok istemiştir. Akif, vatan sevgisini aile sevgisinin üstünde tutmuştur. Bir vatan haini gibi arkasında polis hafiyesi gezdirilmesine ve adım adım takip edilmesine tahammül edemediği için öz vatanını terk edip Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.’

Bütün bu yaşananların Akif gibi şair ruhlu, nazik, narin bir insanın ruhunda oluşturduğu etkinin onu kaçınılmaz olarak Mısır’a göçe ittiğini söylemek mümkündür. Öyle anlaşılıyor ki; Akif ile ilgili bütün o yapılan dedi-kodu ve iftiralar bilinçli bir projenin ürünüdür. O da; yeni kurulan Türkiye’de Akif ve Akif gibileri saf dışı etmek… Nitekim bu projenin amacına ulaştığını da görüyoruz.

Bir insan nasıl yanlış anlaşılır veya anlatılır?

Mehmet Akif, bu duruma en açık örnektir. Bir iade-i itibar gerekiyorsa, Mehmet Akif bunların başında gelir. Kendi öz yurdunda sürgün, kendi öz vatanında parya!…

Kendi Milli Şairini sürgüne gönderen başka bir ülke var mıdır acaba yeryüzünde?

Ne hazin!…

Öyle ki peşine hafiyeler takılarak takip edilmiş, adeta psikolojik kumpasa alınmıştır.

Akif üzerine araştırmalarıyla tanıdığımız Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Akif’in vatanını terk ederek, bir daha dönmemecesine Mısır’a gidip ‘ihtiyar-ı gurbet’ etmesinin gerçek sebebini;

Rejim düşmanı sayılarak, polis tarafından takip altına alınmış olmasını’ zikreder Akif’in Mısır hayatı ile ilgili çalışmasında.

Bu durum da ancak 1950’li yıllardan sonra anlaşılmış ve açıklığa kavuşmuştur. Ve gün geçtikçe de yeni belgelerle detayları günyüzüne çıkmaktadır.

Nitekim vefatından yıllar sonra (Aralık 2014) Akif’in devletin resmi organları tarafından ‘İrtica-906’ koduyla gizli takip edildiği belgeleri yayınlanmıştır. Sözkonusu takibin özellikle Mısır’da olduğu yıllarda (1925-1936) yapıldığını görüyoruz. Ne hazin ki bir ülkenin Milli Şairi ‘Sakıncalı’, ‘Mürteci’, ‘Tehdit’ durumuna düşürülüyor ve devlet eliyle takibe alınıyor. Bu önemli belgeleri gazeteci-yazar Muharrem Coşkun ortaya çıkardı ve ilk kez Gaziosmanpaşa Belediyesi yayınladı.

Şefik Kolaylı anlatıyor:

‘Bir cumartesi günü idi. Yanında Fazlı Yegül de vardı. Yarın Mısır’a gideceğini ve arz-ı vedâya geldiğini söyledi. Çocuklarının tahsil ve terbiye çağı olduğunu, şimdi Mısır’a gitmekle çocuklarının tahsilinin sekteye uğraması muhtemel bulunduğunu ileri sürerek kararından vazgeçmesinde ısrar ettik. Akif, büyük bir hüzün ve teessür içinde dedi ki:

-Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muâmele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum.’

Görüldüğü üzere bu süreçte Akif adeta kıskaca alınmıştır. Çok sevdiği vatanından ayrı yaşamanın derin acısı yanında bir de fakr-u zaruret yaşamaktadır Akif.

Öyle ki 1925-1936 yılları arasında bulunduğu Mısır’da emekli maaşı da bağlanmayan Mehmet Akif, hepten perişan bir hayat yaşamıştır.

Herşeye rağmen Akif’in bu küskünlüğüne anlam vermek zordur. Neden küsüp gitmeyi tercih etti? Ankara’da kalıp sonuna kadar direnseydi tablo farklı olur muydu? Gerçekten Mısır’a gitmekten başka bir çaresi kalmamış mıdır?

 Bilemiyoruz!…

Bu yönüyle Akif’e biraz sitemliyiz! Onun bilip aktarmadığı başka hususlar mı vardır? Onu da bilemiyoruz! Bu da ayrıca değerlendirilmesi gereken bir karakutu olarak önümüzde duruyor.

Lakin hakkında ve hakkımızda belki de böylesi hayırlı olmuştur demekten başka çaremiz de yoktur!…

kaynak

Sebilürreşad Dergisi, Aralık 2022, sayı.1083

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.