BİR UMUDUM SENDE, GÖZLERİNDEN ÖPERİM…
Paylaş:

BİR UMUDUM SENDE, GÖZLERİNDEN ÖPERİM…

“İnsan, varolduğu günden bu yana sürekli olarak, içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur.”*

Ben Anadolu

Medeniyetlerin harmanlandığı, şehirlerin kadimleştiği coğrafyalar kelimenin ta anlamıyla bir hazinedirler. Zaman bu coğrafyaları eskitmek yerine gün geçtikçe daha da değerli kılar aslında. Her tarafından yaşanmışlıklar, sınanmış doğrular, iyilik dolu hikâyeler, şanlı hatıralar kısacası tarih ve tecrübe fışkırır. Şayet bu altın fırsatlar avuçlarınızın arasından kayıp giderse, geriye kuru gürültüden başka bir şey kalmaz.

İşte Anadolu kelimenin tam anlamıyla böylesi gizli bir hazine… Ve bu hazine keşfedilmeyi, işlenmeyi, değerlendirilmeyi bekliyor. İnsanlığın ilk nüveleri burada yeşerip boy atmış, nice uygarlığa ev sahipliği yapmış, nice savaşlar, felaketler yaşamış, badireler atlatmış bu coğrafya. Neresine dokunursan canlı bir nesne gibi seninle konuşur, dertleşir, ağlaşır adeta. Ham değil, yoğrulmuş bir toprak, sağlam bir maya var burada.

Ne diyordu şair:

“Anadolu
Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar hamaklar
Havva anan dünkü çocuk sayılır
Anadoluyum ben
Tanıyor musun

(…)

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım,

Oğullarım var gelecekte,

Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden,

Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,

Anlıyor musun ?”**

Anadolu içimizde, ruhumuzda yer etmiş. Değilse, nesiller boyu bu coşku, bu kültür, bu medeniyet nasıl devam ettirilebilir?

 

Kültür Ve Medeniyet Havzası

Bir kez daha yakın zamanda Anadolu’nun kadim şehirlerinde gerçekleştirdiğimiz gezi, gözlem, hatıra ve programlardan anladık ki; evrensel bir dile sahip olan sanat, medeniyet kavramlarına karşın kültür, içinde daha çok yerel unsurlar barındırıyor. Bu nedenle ithal kültürlerden sakınmak gerekiyor. Çünkü ithal kültürle bir yere varamazsınız. Bu konuda çok ısrarcı da olmamalıyız. Demem o ki; kültürün ne ithal edileni, ne de ihraç edileni makbuldür. O nedenle her kültürü kendi iklim şartlarında değerlendirmek ve de yaşatmak en elzem olanıdır.

Bugün üzerinde yaşadığımız coğrafya kelimenin tam anlamıyla bir kültür havzasıdır. Anadolu geçmişten günümüze birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış medeniyetlerin beşiğidir adeta. Böylesi zengin bir kültür ve medeniyet hazinesinden kopuk yaşamak veya bu zengin havzayı görmemezlikten gelip yok saymak bir milletin, bir toplumun intiharından başka bir şey değildir. Bu durum eşyanın tabiatına aykırıdır zaten. ‘Ben yaptım oldu’ tavrıyla gideceğiniz istikamet çıkmaz cadde ve de sokaklara çıkar nihayetinde.

Unutmamak gerekir ki; geçmişten günümüze kültür ve medeniyet değerlerimizin toplumda yer etmesinde en büyük paylardan biri hiç şüphesiz şair, yazar, edebiyatçı, sanatçı ve aydınlarımıza aittir. Kimi şiiriyle, kimi romanı, hikâyesi, denemesi ile kimisi de sazı, sesi, sözü, sanat performansı ile katkıda bulunmuştur bu yürüyüşe. Tabii bütün bunların sağlam membadan beslenip doğru bir istikamet üzere olması gerekir.

İşte bugün tam da burada önemli sıkıntılarla karşı karşıyayız. Tıpkı eğitimde öğretmen ne kadar önemli ve eğitimin olmazsa olmaz şartı ise; kültür ve medeniyette de ulema, aydın, şair yazar, sanatçı güruhu da aynı değerdedir. Düğmeyi başından itibaren doğru iliklemek gerekir, değilse yanlışlar silsilesi içerisinde boğulup gideriz.

Bu nedenle Anadolu’nun kültür havzasından nasiplenmiş her sanat ehli, gittiği yere mayasından çalmak üzere fersah fersah yol almalıdır. Böylece uğradığı her durakta kendinden nüshalar çoğaltarak yoluna devam edebilir.

 

Gençlik Meşalesi

Baş döndürücü bu çağda bütün bir dünyada olduğu gibi bu kadim coğrafyada da hızlı değişimler, dönüşümler yaşanıyor. Tabii ki bu değişim, dönüşüm ve başkalaşımın ana taşıyıcısı ise insanlıktır.

O nedenle bu kadim coğrafyada yaşayan gençler yani gençlik üzerinden yürümeye devam edeceğiz. Çünkü mekânları değerli kılan içinde yaşayan insanlardır. En önemlisi de gençlik… Bu süreçte kendilerini dijital çağın kucağında bulan hem gençler hem de yetişkinler için en önemli handikap hiç şüphesiz kendi kültür, inanç ve medeniyet değerlerinden kopuk olmaları ve her geçen gün bu makasın açılmaya devam ediyor olmasıdır. Siz istediğiniz kadar gençler için şu mekânları açtık, şu kadar bölünmüş yol yaptık, bu kadar baraj inşa ettik; şu kuralları, kanunları çıkardık, şu kadar kitap bastık, bu kadar kültürel faaliyet yaptık deseniz de sonuç değişmiyor. Bir defa gençlerin ruh iklimine giremezseniz, onların diliyle konuşup iyi bir iletişim kuramazsanız; bütün bu ve benzeri yaptıklarınızın çok da bir kıymet-i harbiyesi olmuyor gençler nazarında.

Öncelikle kültürel kalkınmayı gerçekleştirmeniz gerekir, eğitime ağırlık vermeniz icap eder; iktisadi kalkınma kendiliğinden beraberinde gelir. Vagonlar ne kadar yeni ve bakımlı olursa olsun şayet lokomotif güçlü değil ve de bozuksa bir arpa boyu yol alamazsınız. Bugün yaşadığımız durum bundan ibarettir maalesef.

Nitekim bir zamanlar ekonomik göstergeler kültürel kalkınmanın çok önünde gözüküyordu. Döviz, dolar borsa… şahaneydi. Lakin yine zaman gösterdi ki; bir ülkenin ilerlemesi sadece ekonomik kalkınma ile olmuyor. Kültürel kalkınmasını, eğitim hamlesini gerçekleştiremeyen her ülke geri kalmaya mahkûmdur. Şayet medeniyet yolunda ilerlemek ve kalkınmak istiyorsanız kültürel kalkınmayı, kaliteli eğitimi öncelemek zorundasınız. Bunu da gençlik üzerinden yapacaksınız elbette. Böylece yeni nesil sizin geleceğiniz ve dahi gücünüz olacaktır.

O nedenle evvela, genç kuşakların diliyle onların ruhuna dokunan iş ve eylemlerde bulunmak gerekiyor. Hadiseleri olay mahallinde inceleyip karar vermek lazım, masa başında değil!… Araziye çıkacaksınız, fildişi kulelere değil!… Önyargısız, objektif, gerçekçi bir arazi taraması neticesinde yapacaklarımız somutlaşacak ve gerisi çorap söküğü gibi gelecektir muhakkak. Bu böyledir.

İşin doğrusu bu toprakların yetiştirdiği önemli psikoterapist ve yazar Engin Geçtan’ın* da ifade ettiği gibi; yaratıldığından bu yana evreni ve dünyayı tanımaya çalışan insanın en az tanıyabildiği yine kendisi olmuştur maalesef. Sürekli bir değişim halini yaşayan insanın karşılaştığı engelleri aşmanın yolu yine kendisinden geçiyor. Özellikle de yetişkin ve gençlerden…

Tabii bunun için öncelikle yetişkinlerde de gençlerle ilgili zihinsel bir devrime ihtiyaç var. Yetişkinler olarak önce kendimize bir çeki düzen vermeli, akabinde sevgili Erol Erdoğan’ın dediği gibi ‘N’apsak Bu Gençleri?’*** sorusuna cevap aramalıyız. Özellikle gençlerin bulunduğu ortamlarda onlarla ilgili olumsuz kelime ve cümleleri sarf etmekten kaçınmamız gerekiyor. Çoluk-çocuk gibi görüp aşağılama tavırlarından vazgeçmeliyiz. En önemlisi de; gençleri yaşadığımız olumsuzlukların müsebbibi olarak görmemeliyiz. Oysaki birçok yetişkinin yapmış olduğu bir yanlıştır bu ön yargı. Onlara değer vermeli ve güvenmeliyiz. Çocuklar için de benzer yaklaşımlar geçerlidir. Kısacası acilen yetişkinler gençlerin yakasından düşmeli. Onlara sadece ortam hazırlamalı ve hedef göstermeliyiz.

Böylece gençlik, içinden manevi değerler taşıyan bu kültürel maya ve bakış açısı ile yeniden şahlanacak ve Asım’ın Nesli daha gür bir seda ile geleceğe doğru yürüyecektir.

Neticede; gençliğin yaktığı istikbal meşalesi karanlıkları aydınlatacaktır inşaallah. “Gözlerinden,

Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,

Anlıyor musun ?”**

Evet, tek umudum sende, gözlerinin içinden öperim, anlıyor musun?

 

*Engin Geçtan, İnsan Olmak, Metis Yay. S: 11

**Ahmet ARİF, Hasretinden Prangalar Eskittim

***Erol Erdoğan, N’apsak Bu Gençleri, İz Yayıncılık

KAYNAK:

 

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.