Akif ve Sultan Abdülhamid
Paylaş:

Akif ve II. Abdülhamit

‘Bir adam dursa da bir zâlim imâmın yüzüne,

Adli emretse, bu zâlim de onun hak sözüne,

İnkıyâd eyleyecek yerde tutup kıysa ona,

O mücâhid yazılır ta şühedânın başına’

Mehmet Akif ERSOY

Akif’in haksızlığa karşı asla tahammülü yoktur. O, ne olursa olsun Hak’tan yana ve haksızlığa karşı olma hassasiyetiyle hareket etmiştir. Bu duyarlılıkla, Asım’da (Safahat’ın Altıncı Kitabı) zalim bir hükümdara karşı adaleti emreden bir kişinin durumunu şöyle dile getirir:

‘Bir adam dursa da bir zâlim imâmın yüzüne,

Adli emretse, bu zâlim de onun hak sözüne,

İnkıyâd eyleyecek yerde tutup kıysa ona,

O mücâhid yazılır ta şühedânın başına.’

Akif, hayatının tüm evrelerinde zalime karşı ve mazlumdan yana bir tutum sahibi olmuştur. Öyle ki; birlikte çalıştığı Baytar Müdürü Abdullah Efendi’nin haksız yere görevinden alınması üzerine yirmi yıllık memuriyetinden derhal istifa etmiştir (11 Mayıs 1913).

Haksızlık kimden gelirse gelsin, ne pahasına olursa olsun hep haktan yana bir tutum ortaya koymuş, bu hususta bir adım dahi geri atmamıştır. Bundan dolayı İttihat ve Terakki yöneticilerini de eleştirmekten geri durmamıştır.

Cihan Harbi sırasında toplumsal huzursuzluk, ortalığı kasıp kavuran yokluk, yoksulluk, karaborsacılık, harp zenginlerinin türemesi gibi Akif’in asla tahammül edemeyeceği ahlâkî çözülme daha da ileri boyutlara ulaşmıştı.

Bir gün dergi idarehanesinde evden getirdiği kuru fasulyeyi bir arkadaşı ile yerken gelen ve ‘nazırının, yazılarında o kadar ileriye gitmemesi ricasını’ ileten Dâhiliye Nezareti’nden bir görevliye;

-‘Nazırına söyle kendilerini düzeltsinler, bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulye aşı yemeye razı olduktan sonra kimseden korkmam.’ cevabı Akif’in bu türden telkinlere ve tesirlere kapalı, haksızlıkla uyuşmaz, doğrularını sonuna kadar savunan yapısını ortaya koymaktadır.

Zaten İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye olurken de bu konudaki hassasiyetini ortaya koymaktan çekinmemiştir.

1908 Meşrutiyetinden dört gün sonra Rasathane Müdürü Fatin Hoca önce cemiyetin amaçlarını anlatır, sonra da Akif dâhil on bir arkadaşını İttihat Terakki’ye kaydeder. Sıra Cemi-yet’e girilirken yapılacak yemin konusuna gelince, daha önce yapılan siyasi konuşmalara müdahale etmeyen Akif, birden bire söze karışarak ‘bila kaydu şart cemiyetin emirlerine itaat’ kaydının kaldırılmasını şiddetle savunarak şöyle der:

-‘Ben Cemiyet’in yalnız emri marufuna biat ederim. Mutlak surette söz veremem, yemin edemem.’

Fatin Hoca, Akif’in kararlılığını görünce durumu idare etme babında bu yemini kabul etmek durumunda kalır; ancak bu konu Cemiyet cenahında hayli dedikodu konusu olunca, yemin şekli değiştirilmek durumunda kalınacaktır.

Akif, İttihat ve Terakki’nin yanlışlarına karşı çıkarken çok daha etkin bir şekilde Abdülhamit’in de yanlışlarına karşı çıkmış, Sultan’ı da çok ağır biçimde eleştirmiştir. Onun, hiç kimseye eyvallahı olmamıştır. O yıllarda Abdülhamit’in, ‘keyfi bir yönetim’ ortaya koyduğunu düşünen Akif, Asım’da, Köse İmam’ın ağzıyla kendisine ‘Yıldız’daki baykuş’ yakıştırmasını yapacaktır.

Sultan Abdülhamit’e karşı Akif’in bu dolaylı yakıştırmasının nedenini anlamak için, haksızlığa tahammülü olmayan bir hoca profili ile karakterize edilen Oflu Mandal Hoca’nın anlattıklarına bakmak gerekir:

‘Çoktan beridir vardı benim bir derdim:

Gideyim, zalimi ikaz edeyim, isterdim.

O, bizim câmi uzaktır, gelemez, mâni’ ne?

Giderim ben, diyerek, vardım onun câmiine.

Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid, Koca Şevketli!

Hakîkat bunu etmezdim ümid.

Belki kırk bin askerle sarılmış Yıldız;

O silâhşörler, o al fesli herifler sayısız.

Neye mâl olmada seyret, herifin bir namazı:

Sâde altmış bin adam kaldı namazsız en azı!

Hele tebzîri aşan masrafı, dersen, sorma.’

Akif, şiirin devamında Abdülhamit Han’ın bu durumunu onun korkaklığına yorar. Sultan’ın bu korkusunun yersiz bir şekilde oluşmadığı; bir suçun neticesinde meydana geldiği yorumunda bulunur. Akif, Abdülhamit Han’ın otuz üç yıl süresince yaptıklarını değerlendirdiği İstibdâd adlı şiirinde, bu kötü yönetimin yaptıkları yanlışlara dikkatleri çekerek eleştirilerini bir adım daha ileriye götürür:

‘Hamiyyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördümse,

‘Bu bir cânî!’ dedin sürdün, ya mahkûm eyledin hapse. Müvekkel eyleyip câsûsu her vicdâna, her hisse,

Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se…

Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!’

Bir başka yerde ise bu dönem uygulamalarını şu şekilde eleştirir:

‘Ne yaman şeydi unuttun mu o istibdâdı?

Hep fecâyi’di, hayâtın hele hiç yoktu tadı.

Milletin benzi sararmış, işitilmezdi refâh;

Her nefes dört elifin sırtına binmiş bir ‘âh!’ O ne günler…’

Burada bir not babında şunu da ifade etmek gerekir:

Akif’in Abdülhamit ile ilgili ileriki yaşlarındaki yaklaşımlarında onun için ‘muallim, rahmetli’ gibi sıfatlar kullandığını görmekteyiz. Bu da Akif’in Abdülhamit hakkındaki sert fikirlerinin zaman içinde yumuşadığını ve bir özeleştiri yaptığını göstermektedir. Şöyle ki;

‘Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?

Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.

Nasıl da kadrini vaktiyle bilemedik, tuhaf iş:

Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!’

Akif’in Abdülhamit karşıtlığının oluşmasında daha önce değindiğimiz Fatih Rüştiye Mektebi’nde okurken en çok sevdiği Kadri Efendi’nin etkisini de gözardı etmemek gerekir. Akif’in torunu Selma Argon’dan dinleyelim:

‘Dedemin milli ve islami kaygılarının arkasında Kadri Efendi’nin derin etkisi olmuştur. Hatta diyebilirim ki, Sultan II. Abdülhamid için kullandığı ağır sözlerin nedeni de muhteme-len Kadri Efendi’ye karşı yapılan iş ve eylemlerden dolayıdır. Zira Kadri Efendi, Abdülhamid’in baskısına fazla dayanamıyor ve önce Mısır’a geçerek orada Kanun-i Esasi adıyla bir gazete çıkarıyor. Daha sonra bu gazeteyi devam ettiremiyor ve o yıllarda hürriyet tarftarlarının sığındığı Paris’e kaçıyor. Orada vefat ettiği biliniyor.’

Öyle ki Kadri Efendi öğrencileri üzerinde çok tesir bırakan ve ikna kabiliyeti yüksek bir hocadır. Dolayısı ile de Akif’in bu durumdan etkilenmiş olması mümkündür. Ancak sözkonusu Abdülhamit karşıtlığının özellikle Mısır’da olduğu yıllarda zihnini meşgul ettiğini, bu konuda yazacağı hatıratta Sultan Abdülhamit’e i’tizar (özür dileme) ve bu konuda itiraflarının olacağını yine torunu Selma Argon’dan öğreniyoruz:

‘Kaldı ki, dedem, Abdülhamid ile ilgili dönemin siyasetine ilişkin sert eleştirilerini bir düşünce insanı olarak yaparken de bedel ödemiş, üzerinden geçen yıllarda Mısır’da oda arkadaşı Yozgatlı İhsan Efendi’ye; ‘ölmez de iyileşirsem şu, şu konuları nazma döküp işleyeceğim. Bir de hatıralarımı yazmak isiyorum. Hatıralarımda Sultan II. Abdülhamid’e karşı i’tizar (özür dileme) ve itiraflarım olacak.’

Aynı sözlerin Şemseddin Şeker’in nakliyle de gelmiş olması önemlidir.

Hal böyle iken Akif’e karşı bir yönelimin başladığı son zamanlarda, bazı kişiler tarafından bu konunun köpürtülmesi manidardır. Böylesi kötü niyetli yaklaşımlardan uzak durmakta fayda vardır.

Ayrıca Akif’in yaşadığı döneme bir bütün olarak baktığımızda; Akif’in mücadelesi ile Sultan Abdülhamit’in mücadelesinin aynı istikamette olduğu ve nihayetinde iksinin de hedefinde ortak payda olarak İslam Birliği’ni (İttihad-ı İslam) seçtiği görülecektir. Her iki şahsiyeti kendi bulundukları şartlar ve konumları itibariyle değerlendirdiğimizde, birbirine muhalif değil tam tersine hedef birliği içerisinde farklı yöntemler seçerek mücadele ettiklerini görürüz.

Allah her ikisinden de razı olsun!..

KAYNAK

Bizim Akif, Yusuf tosun, Çıra Yayınları, 3. Baskı, 2018, S:67-71

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.