MÜSLÜMANLARIN ENGİZİYONU VAR MI?
Paylaş:

Müslümanların engizisyonu var mı?

Yusuf Tosun Independent Türkçe için yazdı

Görsel: Wikipedia

Ölümcül kovuşturmalar: Engizisyon

Her dönemin kendine has olumlu-olumsuz ya da iyi-kötü yönleri vardır muhakkak. Bu durumun objektif olarak ama kendi döneminin koşullarında iyi analiz edilmesi gerekir.

Mesela hep Batı engizisyonundan ya da İngiliz Engizisyon Mahkemelerinden bahsederiz. En çok da İspanya‘da Müslüman ve Yahudilere yapılan engizisyon işkenceleri mevzubahis olur.

Avrupa’nın tamamıyla birlikte en yaygın şekliyle İspanya’da en çok da Müslümanlara uygulanmıştır engizisyon işkenceleri. Zaten kelime olarak “bezdirici, baskıcı soruşturma ve sorgulama” anlamına gelen engizisyon; güneybatı Avrupa’da on üçüncü yüzyıldan itibaren görülmeye başlanan ve bilhassa Hristiyanlık’tan dönen, dinî esaslara baş kaldıran kimseleri, kısmen de Yahudi grupları veya Hıristiyanlaşmış Yahudileri yok etmek amacıyla kurulan mahkemeler için kullanılan bir terimdir.

Çok acımasız, gayri insani işkence yöntemleri uygulanmıştır engizisyon mahkemelerinde. Kazıkta oturtarak yakmak, başı suya sokarak boğdurma işkencesi, testere işkencesi, çivili sandalyeler, kızgın kerpetenler, parmakları sıkıştıran mengeneler, ölüm askıları,… bu işkence yöntemlerinden birkaçıdır.

İslam Ansiklopedisi’nin engizisyon maddesinde aynen şöyle anlatılır İspanya’da uygulanan engizisyon mahkeme ve işkenceleri:

İspanya engizisyonunda papalık tarafından bir müşahit olarak görevlendirilen Lorento, bu ülkede 1481-1517 yılları arasında 13 binden fazla insanın diri diri yakılma cezasına, yaklaşık 200 bin kişinin de başka cezalara mahkûm edildiğini bildirmiştir.

Bu sayının büyük bir kısmını Hristiyanlık’tan sapanlar oluşturmaktaydı. İkinci sırada zorla Hristiyanlaştırılmış, ancak dinlerine dönme eğiliminde olan Yahudiler, üçüncü sırada da İspanya’nın güneyinde oturan Müslümanlar bulunuyordu. Başlangıçta görevleri, suçlu görülenleri sorguya çekip resmî makamlara teslim etmekle sınırlı olan engizitörler daha sonra hem sorgulama hem de cezalandırma işini üzerlerine aldılar.

Engizitörler, suçladıkları ve ruhlarını şeytana satmış olarak gördükleri kimselerin itirafta bulunmalarını sağlamak ve onları yakarak suçlarından arındırmak gayesini güdüyorlardı. İtiraf ettirmek için üç işkence yöntemi uygulanıyordu. Bunlardan ilki, sanığın kollarını arkadan bağladıktan sonra ayaklarına ağırlıklar asarak vücudunu bir makara vasıtasıyla havaya kaldırma ve organlarını germe yöntemiydi. Vücut asılı durumda bir müddet bırakılır, yere az bir mesafe kaldığında birdenbire makara salınır ve bu iş eklemler yerinden çıkıncaya kadar tekrar edilirdi.

Bir saat kadar devam eden bu işkence sanığı yola getirmemişse ikinci yöntem olan su işkencesine geçilirdi. Mahkûm bolca su yutmaya zorlanır, ardından da tahta bir tekneye yatırılırdı. Teknenin üzerine bir kapak örtülür ve mahkûmun üzerine bastırılırdı.

Üçüncü işkence, mahkûmun ayaklarına ateşe duyarlı bir merhem sürüldükten sonra ayakların ateşe yanaştırılması ve istenilen cevap alınıncaya kadar buna devam edilmesiydi. Ancak bu üç yöntemle de sonuç alınamamışsa hileli yollara başvurulurdu.

Tutukluların hücrelerine gönderilen casusların onların ağzından laf almaya çalışmaları bu yollardan biriydi. Mahkûmlardan suçlarını itiraf edenler hapisle, etmeyenler ise “auto da-fe” denilen, genellikle halk önünde kazığa bağlı olarak yakılmak suretiyle cezalandırılırdı. Bütün bu işkencelere rağmen yine de beraat edenler olursa onların da bütün malları ellerinden alınırdı.*

Böylece son derece acımasız yöntemler uygulanarak Müslümanların, Endülüs bölgesindeki izleri silinmek istenmiştir ve maalesef bu hususta başarılı da olunmuştur.

Tabi Avrupa’nın diğer ülkelerinde de buna benzer ve hatta daha acımazsız engizisyon mahkemeleri kurulup enva-i çeşit işkenceler uygulanmıştır.

Müslümanların Engizisyonu

Doğrudur engizisyonun uygulaması da türemesi de batı kökenlidir. Bu yönüyle batının sicili kirlidir. Lakin biz işin bu tarafında değiliz. Biraz da Müslümanların engizisyonundan söz etmek gerekir.

Peki, yok mudur Müslümanların engizisyonu? 

Yani çuvaldızı başkalarına batırırken biraz da iğneyi kendimize batırmamız gerekiyor. Bu aynı zamanda kendimizle, geçmişimizle, tarihimizle yüzleşmek adına da önemli bir husustur. Hatta günümüzle örtüşmek ve de örtüştürmek adına da…

Kaldı ki tarihin her devrinde mevcut düşünce sistemi, iktidar, düzen, sulta… gibi yapılara muhalif fikir, düşünce, duruş beyan edenler hep hedefte olmuşlardır.

Bugün de öyle değil mi? Daha rafine yöntemlerle yapılıyor üstelik bu engizisyonvari mahkeme ve de işkenceler. Zulüm nereden ve kimden gelirse gelsin zülümdür. Zulmün dini, dili, ırkı, rengi olmaz.

Merhum Dr. Şeriati bir hatıratında der ki;

Komşumuzun bir horozu vardı. Sabah erkenden ötüyordu, bir süre sonra sesi kesildi. Komşumuza;

-Horoz nerede, diye sordum.

Dedi ki;

-Sabahları bizi uyandırdığı için kestik.

Yıllar sonra (…) anladım ki; kim insanları uyandırıyorsa, kesilmeye mahkumdur.

Nihayetinde meyvesi olan ağaç taşlanır ve kim ki doğruları haykırıyorsa muhalefeti, mukavemeti göze almak zorundadır. Sadece muhalefeti mi, değil düşüncelerini ölümüne savunması gerekir. Nitekim bu uğurda can verenler az değildir.

Her ne kadar ‘Müslümanların Engizisyonu’ ifadesi ilginç gibi görünse de –ki haklı olarak bu ifadeye birçok kesim tarafından tepki var- Prof. Azimli’nin ifadesiyle; ‘İslam tarihinde fikirleri sebebiyle katledilen bu insanları tarif eden bir kelime’*** bulunmadığı için şimdilik bu kelime üzerinden söz konusu hadiseleri irdeleyip ders çıkarmakta fayda vardır.

Nitekim Müslümanların tarihi incelendiğinde bu çerçevede birçok vaka ile karşı karşıya geldiğimizi görürüz. Öyle ki bu vakalar münferit olarak geçiştirilemeyecek kadar önemlidir. Birçok imparatorlukların gerileyiş ve çöküş sebebi bu ve benzeri vakalar aranmalıdır aslında.

Müslümanların engizisyonundan bahsederken elbette Müslümanların tarihinde övünç duyulacak hadiseler vardır ve muhakkak ki daha çoktur.

Ancak Müslümanların Engizisyonu olarak adlandırabileceğimiz bu ‘ölümcül kovuşturmalar’ ve ‘mihneler’e (sorguya çekip eziyete mâruz bırakma) toplu olarak baktığımızda ürpertici bir tablo ile karşılaştığımızı görürüz.

Bu durumu da görmemezlikten gelemeyiz. Söz konusu hadiselerin haklı veya haksız olmasından ziyade hadisenin kendisi ve doğurduğu neticeler üzerinde yoğunlaşmamız gerekir.

Nitekim bu konuda Prof. Dr. Mehmet Azimli editörlüğünde Mana Yayınları tarafından 5 kitap olarak tasarlanan biyografi serisinin birincisi; Müslümanların Engizisyonu-1, Ölümcül Kovuşturmalar ismiyle Temmuz 2019, ikincisi ise; Müslümanların Engizisyonu-2, Ölümcül Kovuşturmalar-Mihneler ismiyle Haziran 2020’de yayımlandı.

Prof. Azimli ilk kitabının takdim yazısında der ki:

İslam tarihi boyunca düşünce suçlusu sayılan birçok insan katledilmiştir. Sırf farklı düşündükleri için sorgulanmış, işkence edilmiş ve nihayet öldürülmüştür. Kendi ikballerini devam ettirmek isteyen dini veya siyasi hâkim zümreler, farklı düşünen veya dini onlar gibi yorumlamayan insanları, ‘zındık, mülhit, kâfir, mürted …’ kategorilerine koyup yok etmek üzere her türlü vahşiliği İslam’ın adını kullanarak yapabilmişlerdir.**

Öyle ki bunlar arasında sahabeler, tabiinler, etba’ut-tabiinler de vardır. Mesela Hz. Peygamberin (SAV) övgüsüne mazhar olan Ebu Zer’i Gıfari bunlardan biridir.

Ebu Zer, Şam Valisi Muaviye’nin mal kullanma usulünü eleştirince önce Halife Hz. Osman tarafından Medine’ye çağrılır akabinde de Rebeze’ye sürgüne gönderilir.

Ebu Zer, Kenz ayetlerini 2 delil göstererek Muaviye’nin Şam’da yaptırdığı sarayın; ‘Müslümanların malından yapıldıysa haram, kendi malından yapıldıysa israf’ olduğunu söylüyordu. Tabi bu da Muaviye’yi rahatsız ediyordu haliyle.

Sürgüne gönderilen Ebu Zer, 653’de Rebeze’de kendi başına iken vefat eder. Hanımı cenazeyi defnedemez. Oradan geçen bir grup cenazeyi kaldırır, namazını kıldırır ve defneder.

Aynı şekilde Ebu Hanife de Halifeye payanda olmadığı için hapiste dayak, işkence altında veya bir rivayete göre zehirlenerek 767’de katledildi.

Bağnaz Hanbelilerin baskısı ve ortaya attıkları fitneler sebebiyle şehirden şehire sürülen Buhari de sığındığı bir köyde 870’de öldü.

Gaylan ed-Dımeşki, Emevilerin kaderciliğine karşı çıktığı için önce elleri ve ayakları daha sonra da dili kesilerek işkence altında 738’de katledildi.

İlginçtir ki İbn Şenebuz, Kur’an-ı Kerim’i farklı sahabelerin kıraatinden okuduğu için işkenceyle tevbe ettirildi ve sonra 939’da öldürüldü.

Çoğumuzun ismini bildiği Hallac-ı Mansur‘a da farklı fikirlerinden -ki en yaygın görüşü ‘Ene’l-Hakk’dır- dolayı önce bin kırbaç vuruldu, -Hallac bundan etkilenmedi- akabinde önce bir ayağı sonra diğeri kesilerek vahşice 922’de öldürülüp yakıldı ve cesedinin külleri Dicle Nehri’ne savruldu, başı bir mızrağın ucuna takılarak Bağdat sokaklarında gezdirildi ve oradan da taraftarlarının çoğunlukta olduğu Horasan’a gönderildi.

Sünni fikirlerinden dolayı diri diri derisi yüzülerek 974’de katledilen İbnu’n Nablusi’yi de bu bağlamda zikretmek lazım.

Siyasetin kıskançlıkları arasında kelamcı ve fakihlerin kıskançlıkları ile yakılarak 1131’de öldürülen Aynu’l Kudat Hemedani de aynı şekilde kayıtlara geçmiştir.

Bu çerçevede 1694 yılında ayağında bukağısıyla ölen Derviş Niyaz-i Mısri’yi de unutmamalıyız.

Bir Melami olan 90 yaşındaki Lebeni-Sütçü Beşir Ağa’nın da şeriata karşı geldiği için 1662’de boğdurularak öldürüldüğünü hatırlatalım.

Bunlar arasında şairler de var.

Örneğin Şair Figani’ye atfedilen Sadrazam İbrahim Paşa ile ilgili bir beytinden dolayı İstanbul subaşısı tarafından önce işkenceye maruz kalmış akabinde ise 1532’de asılarak öldürülmüştür. Aslen Trabzonlu olan Şair Figani öldürüldüğünde henüz 30 yaşındadır.

Aynı şekilde ismini çoğumuzun ortaokul sıralarında duyduğu ve kendisine köpek diyen Tahir Efendi’ye yazdığı hicivin 3 müellifi aslen Erzurumlu olan Şair Nef’i de Sadrazam Bayram Paşa için söylediği hiciv nedeniyle 1635’de kemendle boğularak öldürülmüş ve bir rivayete göre cesedi denize atılmıştır.

Benzer şekilde 1221’de Feridüddin Attar, 1328’de İbn Teymiye, 1420’de Şeyh Bedreddin, 1495’de Molla Lütfi, 1638’de Emir Çelebi… ölmüş, öldürülmüş veya katledilmişlerdir.

Ayrıca uçak mühendisi olan ve uzayla ilgili yaptığı maketlerin büyüklüğünden dolayı zındıklıkla suçlanan İbn Firnas’ın (887) çilelerini ve İbn Firnas’tan etkilenerek Galata Kulesi’nden Üsküdar’a kanat takarak uçmayı beceren Hezarfen Ahmet Çelebi’nin (1635) Cezayir’e sürülüşünü; Endülüs müziğinin en önemli ismi olarak kabul gören müzisyen Ziryab’ın (852) hocası İshak’ın kıskançlığına maruz kalıp Harun Reşid döneminde yaşadığı sürgün hayatını; bir uzay bilimci olan Takıyuddin’in (1521) Sultan III. Murat döneminde kurduğu İstanbul Rasathanesi’nde dönemin Şeyhülislamı Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi’nin sultana; ‘Bunlar küstahça gökyüzündeki meleklerin bacaklarını gözetliyorlar’*** şikayeti ve akabinde rasathanenin yıktırılması neticesinde yaşadığı ızdıraplar ve kahrından ölüşünü; Ortaçağ Avrupası’nda al-Hazan veya al-Hacen olarak bilinen ünlü matematikçi İbn’ul Heysem’in (1039) Fatımi Halifesi Hakim-Biemrillah’ın hışmından korunmak için ömrünün sonuna kadar delilik taklidi yaparak yaşadığı hayat ve  fakirlik içinde ölüşünü de hatırlatmak gerekir.

Bu ölümcül kovuşturma ve mihnelerin listesini uzattıkça uzatmak mümkün…

Prof. Feyizli, bu engizyonvari yöntemlerle ölümcül kovuşturmalara tabi tutulmuş kendi dönemine damga vuran ve bir kısmı da hala fikir ve düşüncelerinden istifade edip amel ettiğimiz şimdilik birinci ve ikinci kitapta yer alan tam yetmiş beş örneği mercek altına alır.

Aynı şekilde mihne olarak adlandırdığımız yani sorguya çekilip eziyete maruz bırakılan benzer özelliklere sahip kendi döneminde önemli kırk sekiz mihne örneğini de toplu olarak gözümüzün önüne serer.

Sadece bu iki tablo birleştirilip irdelendiğinde tüyler ürpertici bir manzara ile karşı karşıya kaldığımızı görürüz.  -Merak edenler olayların detayı ve diğer isimler için Prof. Dr. Mehmet Azimli’nin editörlüğünde hazırlanan çalışmalara bakabilirler. -****

İşin doğrusu Müslümanların Engizisyonu sadece dün değil, bugün de devam ediyor.

Birçok İslam ülkesinde aykırı fikirlerinden dolayı katledilen, işkence gören, idam edilen yığınlarca aydın, entelektüel, alim, şair, sanatçı… var.

2000’li yılların başında Irak‘ın işgali akabinde Ebu Gureyb Cezaevi’nde yapılan işkenceler hala hafızalarımızda canlı olarak duruyor.

Aynı şekilde Myanmar, Arakan ve Keşmir‘de Müslümanlara yapılan enva-i çeşit baskı ve işkenceler de hafızalarımızdan silinmiş değil.

Yine yakın zamanda Filistin başta olmak üzere, Suriye‘de, Irak‘ta, Mısır‘da, Keşmir‘de, Çin‘de, Hindistan‘da, Doğu Türkistan‘da…. ve dünyanın birçok yerinde Müslümanlara engizisyonu aratmayacak işkenceler yapılıyor.

Netice…

Müslümanların kendi Rönesanslarını gerçekleştirebilmelerinin yolu yeni düşünce ve fikirlere açık olmaktan geçiyor. Yeni bir çıkış yoluna ihtiyacımız var. Sadece Müslümanlar için değil bütün insanlık adına bu çıkış yolu elzemdir.

Bunu gerçekleştirebilmek için sevaplarımızla birlikte günahlarımızla da yüzleşebilmemiz gerekiyor. Karşının kötülüklerini mercekle büyütürken iyi yönlerini de görmemezlikten gelmemeliyiz.

Ve en önemlisi; fikir ve düşünce üretmek, beyan etmekten ürkmemeliyiz, bilakis yeniliklere açık olmalı ve insanlığın önünü açmalıyız.

Merhum 8. Cumhurbaşkanı Özal‘ın dediği gibi;

erkes fikrini söylemekte hür olmalıdır. Beğenmeyenin de karşı fikri söylemesi mümkün olmalıdır. Fikirlerin de ekonomi gibi serbest piyasası olmalıdır. Sağlam ve delili kuvvetli olanlar yükselir, çürük olanlar tarihin çöplüğüne atılır.

Unutmayalım ki; fikirler ancak çarpışarak doğru yerlere otururlar. Düşünen insandan korkmamak gerekir. Nihayetinde su akarak mecrasını bulur ve nehir gürül gürül akmaya devam eder.

Bu böyledir.

Kaynaklar:

* TDV İslâm Ansiklopedisi, 11. Cilt, 1995, S: 238-241 (https://islamansiklopedisi.org.tr/engizisyon)

** Müslümanların Engizisyonu-1, Ölümcül Kovuşturmalar, Editör: Mehmet Azimli, Mana Yayınları, İstanbul 2019, S:11

*** Müslümanların Engizisyonu-2, Ölümcül Kovuşturmalar-Mihneler, Editör: Mehmet Azimli, Mana Yayınları, İstanbul 2020, S:7

**** Müslümanların Engizisyonu-1, Ölümcül Kovuşturmalar, Editör: Mehmet Azimli, Mana Yayınları, İstanbul 2019
Müslümanların Engizisyonu-2, Ölümcül Kovuşturmalar-Mihneler, Editör: Mehmet Azimli, Mana Yayınları, İstanbul 2020

1. ‘Gök kubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebu Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur.’ (Hz. Muhammed (sav))

2. KENZ AYETLERİ:
‘Ey iman edenler! Hahamlardan ve râhiplerden pek çoğu halkın mallarını haksız yollarla yemekte ve insanları Allah yolundan alıkoymaktadırlar. Rasûlüm! Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onları elem verici bir azab ile müjdele!

Kıyâmet gününde, biriktirilen o altın ve gümüşler cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağlanacak ve onlara: “İşte bunlar, kendiniz için biriktirdiğiniz altın ve gümüşlerdir. Şimdi tadın bakalım o durmadan yığıp biriktirdiğiniz şeylerin cezasını!” denilecek.’ (TEVBE 34-35)

3. ‘Bana Tahir Efendi kelb demiş
İltifatı bu sözle zahirdir
Maliki mezhebim benüm zira
İtikadımca kelb Tahirdür’

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

KAYNAK:

https://indyturk.com/node/237721/t%C3%BCrkiyeden-sesler/m%C3%BCsl%C3%BCmanlar%C4%B1n-engizisyonu-var-m%C4%B1

© The Independentturkish

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.