Asım’ın Neslinden Haluk’un Defterine….
Paylaş:

Asım’ın Neslinden Haluk’un Defterine….

‘Fikret’in ona (haluk) hitaben yazdığı bütün şiirlerde bugünkü ve yarınki nesillere rol biçilmiş ve yol gösterilmiştir. Haluk yani Türk gençliği Avrupa’dan bol bol ışık kucaklayıp getirecek ve vatan böylece zindan karanlığından kurtulacaktı. Fikret ‘Protestanlara zangoçluk’ yapmış değildi elbette, fakat oğlu Protestan rahibi oldu.’

(Fikret, Beşir Ayvazoğlu, Everest Yayınları, S:625)

Düşman elbirliği ile Anadolu’dan atılmış, binlerce şehit verilmiş fakat geride fakr-u zaruret içerisinde perişan bir halk kalmıştır. Aç, sefil olsa da özgürlüğünü elde etmiş, başı dik, alnı açık, gönlü rahattır.

Şimdi daha zor bir mücadele söz konusudur. O da cephede var gücüyle yapılan nefis müdafaası akabinde masada yeni bir yol haritası münakaşası… En zor olanı da budur.

Fakat kim, kimler var bu masada? Hangi eller devrededir? Kim kimlerle ne işler konuşuyor? Geleceğe dair ne var ajandamızda?

1920’de kurulan I. Meclis adeta bir oyalama, güç kazanma ve zaman kazanma stratejisidir sanki. Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey gibi Mehmet Akif de I. Mecliste mebus olarak yer alanlardandır. Buraya kadar her şey normal halinde seyretmektedir. Ancak Sakarya Meydan Muharebesi akabinde düşmanın kesin olarak Anadolu’yu terki söz konusu olunca Meclis’te işin rengi değişmiş ve bir anda Akif gibiler istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Çoğumuzun sadece şair olarak bildiği Mehmet Akif, o dönemi anlamak ve aydınlatmak adına son derece önemli bir şahsiyettir. Çünkü Akif cephede kazanıp masada nasıl kaybettiğimizi en güzel ifade eden müşahhas bir örnektir.

Bu bağlamda Akif’in Safahat’ın altıncı kitabında dile getirdiği ‘Asım’ın Nesli’ni yeniden hatırlamamız gerekiyor. Bir de Tevfik Fikret’in benzer amaca matuf dile getirdiği ‘Haluk’un Defteri’ni

Evet, Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte gelecek ile ilgili yol haritası tercihinde Asım-Haluk örneklemesi bu yönüyle üzerinde düşünülmeye ve de incelemeye değerdir.

Asım’ın Nesli

Akif’in gelecek projesi olan Asım aynı zamanda bir semboldür. Asım bir bakıma Akif’in hayal ettiği bir gençlik modellemesidir. Yarının gençliği için bir rol modeldir Asım. Dünyanın kırılma yaşadığı ve yeni bir düzen arayışında olduğu bir dönemde seslendirir bu gelecek yol haritasını ve sorumluluğu Asımların omuzlarına yükler.

“Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.”

Çanakkale cephesinde kendini ispatlayan Asımın Nesli onun gözünde böyledir.

Akif, Asım’ı istikbal olarak görür. Bu nedenle de Asım’ın eğitimli ve donanımlı olmasını ister. Asım şiirinde bu durumu şöyle dile getirir:

‘Hadi tahsîlini ikmâle tez elden, hadi sen!

Çünkü milletlerin ikbâli için, evlâdım.

Ma’rifet, bir de fazîlet… İki kudret lâzım.

Ma’rifet, ilkin, ahâliye sa’âdet verecek

Bütün esbâbı taşır; sonra fazîlet gelerek,

O birikmiş duran esbâbı alır, memleketin

Hayr-ı i’lâsına tahsîs ile sarf etmek için.

Ma’rifet kudreti olmazsa bir ümmette eğer,

Tek fazîletle teâlî edemez, za’fa düşer.’*

İkbali marifet ve fazilette arayan Akif, faziletin tek başına yeterli olamayacağı, mutlaka eğitimin de olması gerektiğinin altını çiziyor. Ancak bu durum ümidini kırmamalı diyor Asım’a. Kökü sağlam ağaca birkaç balta vurmakla ne çıkar! Ya da şairin dediği gibi; ‘yel kayadan ne aparır’. O nedenle ümitvar olmak gerekiyor:

‘Hâdisât etmesin oğlum, seni aslâ bedbîn…

İki üç balta ayırmaz bizi mâzîmizden.

Ağacın kökleri mâdem ki derindir cidden,

Dalı kopmuş, ne olur? Gövdesi gitmiş ne zarar?

O, bakarsın, yine üstündeki edvârı yarar,

Yükselir, fışkırıp, âfâk-ı perîşânımıza;

Yine bin vâha serer kavrulan îmânımıza’*

Safahat’ının altıncı kitabında zikredilen ‘Asım’, birçoğunun bildiğinin aksine Akif’in oğlu değildir. Yazılarında ve şiirlerinde bahsedilen Asım, Ali Şevki Hoca’nın oğludur. Ali Şevki Hoca ise Mehmet Akif’in babası Tahir Efendi’nin öğrencisidir.

Akif, Asım’ın ruh ve beden yapısına, ahlâkına, bilgisine, mertliğine ve heyecanına hayrandır. Köse İmam ise, yanılmaz irfan ve basiretin temsilcisidir. İnsanın zihninde, gönlünde fırtınalar kopabilir, ama cemiyet, Asım’ın yumruğu değil, Köse İmam’ın itidali ve gösterdiği ilim ve kanun yoluyla ıslah edilecektir.

Asım, diğer kitaplardan farklı olarak bir gelecek tasavvurunu da içermektedir. Daha doğrusu Asım üzerinden bir gençlik modeli oluşturmaya çalışılmaktadır.

İnançlı, ahlaklı, bilgili, modern ilimlere vakıf, ülkesinin kalkınması için gayret sarf eden bir gençlik…

Geleceğe dair bir ümittir Asım onun için. Ancak Akif’in Asım kitabı yayınlandığı dönemde beklenen ilgiyi görememiştir. Çünkü şartlar değişmiş ve ülkenin rotası başka bir yöne doğru kaymıştır.

Akif küskündür ve ilgi de görmemekten muzdariptir bu yıllarda. Hal böyle olunca gençlik de Asım’a değil, Tevfik Fikret’in Haluk modeline yönlendirilmeye çalışılmaktadır.

Yurtdışında tahsil görmeye ikna edilen Asım, döndüğünde ya hissiyatını kaybetmiş ya da ortamın yavaş yavaş avuçlarından kaydığının şokunu yaşamaktadır. Bir de Asımların çoğu Çanakkale Cephesi’nde, Cihan Harbi’nin sair cephelerinde ve İstiklal Harbi’nde şehit olmuştur.

1930’larda ancak Yahya Kemal, Asım’dan kısmi hisler taşımaktadır. Yahya Kemal de bu duygularını bir Ramazan akşamı ‘Atik-Valde’den İnen Sokakta’ şiirinde şöyle dile getirmiştir:

‘Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz.

Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.

Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;

Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:

‘Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;

Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.’

Akif, Asım’ın ikinci kitabını da yazmak istiyordu. Eşref Edip’ten öğrendiğimize göre; bununla alakalı planlama da yapmıştı. İstanbul’a döndükten sonra bu kitabı yazacaktı. Lakin ömrü vefa etmedi.

Akif’in, Çanakkale Şehitleri olarak bilinen şiiri de bu kitaptan bir parçadır. Akif bu şiirini ise Fuat Şemsi Bey’e ithaf etmiştir. Akif, Fuat Şemsi’yi çok severdi. Şiirlerinin çoğunu önce ona okutur ve onun sesinden dinlemeyi severdi. Akif, Fuat Şemsi için; ‘Sen benim yalnız vefakâr dostum değil, aynı zamanda en hakikatli evladımsın’ diyerek ona karşı olan sevgisini dile getirmiştir.

Haluk’un Defteri

Asım’ın dile getirildiği aynı yıllarda bir gençlik modellemesi daha vardır ki oda Haluk’tur. Tevfik Fikret geleceğin gençliğini oğlu Haluk üzerinden tasavvur ediyor. Haluk’un Defteri şiirleri bu öngörülerle doludur. Ancak Haluk babasına layık olamıyor ve din değiştirerek batıda eriyip gidiyor. Fikret bu durumu görüyor fakat onu bir sembol olarak değerlendiriyor şiirlerinde. Fikret’in vefatından sonra Batıcılar yeniden Haluk’u canlandırıp rol model haline getirmeye çalışıyorlar ve kısmen de başarılı oluyorlar.

Ruşen Eşref, Haluk’un Defteri için; “Fikret’in inkılaptan evvel ve sonra bu memleket gençliği için düşündüğü, duyduğu emellerin, kuvvetlerin, ümitlerin ve ideallerin bir formülüdür.” saptamasında bulunur.

Tevfik Fikret şiirlerinde oğlu Haluk’un şahsında geleceğin gençliğini ifade etmeye çalışmıştır. Haluk; Fikret için ülkenin kalkınma sembolüdür. O aynı zamanda “karanlıkları boğacak ışık, gökten deha-yı nârı çalacak olan kahraman”dır.

Tevfik Fikret, “Haluk’un Amentüsü” şiirinde oğluna şöyle hitap eder;
‘Bir yaratıcı güç var, ulu ve akpak,
Kutsal ve yüce, ona vicdanla inandım.

Yeryüzü vatanım, insansoyu milletimdir benim,
Ancak böyle düşünenin insan olacağına inandım.

Şeytan da biziz cin de, ne şeytan ne melek var;
Dünya dönecek cennete insanla, inandım.

Yaradılışta evrim hep var, hep olmuş, hep olacak,
Ben buna Tevrat’la, İncil’le, Kuran’la inandım.

Tekmil insanlar kardeşi birbirinin… Bir hayâl bu!
Olsun, ben o hayâle de bin canla inandım.

İnsan eti yenmez; oh, dedim içimden, ne iyi,
Bir an için dedelerimi unuttum da, inandım.

Kan şiddeti besler, şiddet kanı; bu düşmanlık
Kan ateşidir, sönmeyecek kanla, inandım.

Elbet şu mezar hayatı zifiri karanlığın ardından
Aydınlık bir kıyamet günü gelecek, buna imanla inandım.

Aklın, o büyük sihirbazın hüneri önünde
Yok olacak, gerçek dışı ne varsa, inandım.

Karanlıklar sönecek, yanacak hakkın ışığı,
Patlayan bir volkan gibi bir anda, inandım.

Kollar ve boyunlar çözülüp, bağlanacak bir bir
Yumruklar şangırdayan zincirlerle, inandım.

Bir gün yapacak fen şu kara toprağı altın,
Bilim gücüyle olacak ne olacaksa… İnandım.’

Oğlu Haluk’un Batıcı bir anlayışla ve çağın gerektirdiği fen ilimleri ile yetişmesini arzulayan Fikret, dini konulara da materyalist bir anlayışla yaklaşmıştır.

Malum Fikret, oğlu haluku 1909 Eylül’ünde henüz 14 yaşında iken elektrik mühendisliği okuması için büyük ümitlerle İskoçya’nın Glasgow şehrine gönderir.

Haluk, orada Hıristiyan bir ailenin yanına yerleştirilir. Maalesef millî ve manevî değerlerle yeterince donatılmadığından henüz 16 yaşında olan Haluk, bu ailenin telkinleriyle Hıristiyanlığı seçer. Bu hazin durum, Türkiye’deki aile efradını üzer, özellikle çocukluğunda Haluk’u cuma namazlarına götüren dedesinin sinir krizlerine tutulmasına sebep olur. Haluk 1913 yılında izini kaybettirmek için, Amerika’ya geçer, Michigan Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümüne yazılır ve burayı 1916’da çok iyi bir dereceyle bitirir. Haluk, 1913’ten sonra bir daha yurda dönmez. Burada hem dinini hem uyruğunu terk eder ve başka bir dünyanın iklimine uzanır.

Haluk üniversiteyi bitirdikten sonra Amerikalı bir kadınla evlenir ve bazı üniversitelerde ihtisas yapar. Bu yıllarda boş zamanlarını “büyük hayranlık duyduğu” Hıristiyanlığı araştırmaya vakfeder. 1928’de iş hayatına atılır ve büyük bir başarı göstererek mutfak malzemeleri üreten bir firmanın bölge temsilciliğini alır; neticede büyük bir servet sahibi olur. 1943’te verdiği bir kararla kendini Hıristiyanlığa verir. Bu yıl içinde Presbyterian Kilisesi’nin rahip yardımcılığına, 1956’da da Orlando’da rahiplik rütbesine yükselir. Bu sıfat, o tarihe kadar doğuştan Hıristiyan olmayan sadece beş kişiye verilmiştir. Haluk, Amerikalı eşinden doğan çocuklarına Türkçeyi öğretmemiştir. Bu durum onun Türkçe ve Türkiye ile olan son bağlarını da koparmıştır. Haluk nihayet Haziran 1965’te Orlando, Park Lake Presbyterian Kilisesi rahibiyken ölür.

Fikret oğlunun son halini görmeden ölmüş (ö:1915) olsa da Haluk’un durumundan çok da memnun değildir. Bu Haluk onun hayalindeki Haluk değildir lakin artık bir semboldür o Fikret için. Nitekim Fikret; “İnan Halûk, ezeli bir şifâdır aldanmak!” mısrasıyla bu durumu sezdiğini hissettirmiştir.

Rahmetli Cemil Meriç; “Haluk, bir cins isimdir, tarihten kaçanların ismi.” diyerek Haluk’un durumunu tespit adına taşı gediğine koyar adeta.

Her şeye rağmen Tevfik Fikret’in nazarında Haluk; ‘Bütün Türk gençliğinin temsil ve hülasa’dır.’ Yakın zamanda Fikret kitabını yayımlayan Beşir Ayvazoğlu’na göre ise;

‘Fikret’in ona (Haluk) hitaben yazdığı bütün şiirlerde bugünkü ve yarınki nesillere rol biçilmiş ve yol gösterilmiştir. Haluk yani Türk gençliği Avrupa’dan bol bol ışık kucaklayıp getirecek ve vatan böylece zindan karanlığından kurtulacaktı. Fikret ‘Protestanlara zangoçluk’ yapmış değildi elbette, fakat oğlu Protestan rahibi oldu.’**

 Netice…

Ama bu toprakların mayasında Asım vardır ve zamanla Asım bu coğrafyada yeşeriyor.

İşin doğrusu Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte özellikle İkinci Meclisin teşekkülü ile rejim yönünü Haluk’tan yana koymuştur. Cephede kazanıp masada kaybeden İslamcılar böylece dümeni Batıcılara kaptırmış ve Akif’in Asım’ı da rafa kaldırılmıştır. Ancak fırsat bulduğunda yeşermeye teşne Asım bu coğrafyaya en uygun tohum idi ve zamanla bunu ispatladı. Fakat her yeşermede don, fırtına, kasırga da eksik olmadı. Her geçen gün bağışıklık kazanan Asım artık kurutulması mümkün olmayan bir çınar fidesi haline geldi zamanla. Bugün bu fidenin özenle sulanması, büyütülmesi gerekiyor.

Temennimiz dünyanın yeniden şekillendiği böylesi bir dönemde Asım’ın Nesli’nin sesi daha gür çıksın ve yürüyüşü daha kavi olsun.

 

KAYNAK:

*(Safahat, Mehmet Akif Ersoy, DİB Yayınları, S:308)

**(Fikret, Beşir Ayvazoğlu, Everest Yayınları, S:625)

kaynak:

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.