ÇEŞMENİN MEDENİYET HALİ…
Paylaş:

ÇEŞMENİN MEDENİYET HALİ

 

‘Bu cihân içre bilin ey teşneler

Âb-ı kevserdir eşi bu çeşmenin

Didim içen âşığa tarihtir

Nûş-ı cân ola suyu bu çeşmenin.’

Ayakapı Çeşmesi

Çeşme Aşığa Tarihtir

Nüfusun çoğunluğunun köylerde yaşadığı eskilerde her köyün su ihtiyacını karşılayan bir veya birkaç çeşmesi bulunurdu. Bu çeşmeler genelde su kaynaklarının olduğu yerlerde ve de köyün dışında olurdu. Çeşmelerden su, kimileyin bakraçlar, sakalarla kimileyin de hayvan sırtında büyük varillerle taşınırdı. Çeşme başında sıra bekleyen kızlar için farklı, onları yakından-uzaktan izleyen gençler için ayrı bir heyecan olurdu. Birçoğu manilere, türkülere, hikayelere… konu olan aşkların günümüze kadar ulaşanı da vardır elbet ama bizim mevzumuz bu değil. Biz biraz daha suyun çeşme haline, şehre yansımasına, medeniyet haline bakacağız. Özelde de kadim su şehirlerimizden İstanbul’daki çeşmelerin hal-i pür melaline değineceğiz.  Tabii neticede yazıyı çeşme suyuyla bağlayacağız.

Malum çeşmeler bir şehrin farklı yerlerine yerleştirilmiş aşk pınarları gibidir adeta. Bir zamanlar her yoldan gelip geçenin soluklanıp serinlediği ve de pınarlarından kana kana su içtiği çeşmeler… Kuşaktan kuşağa bir tanık gibi dururular olduğu yerde. Gün gelir suyu kurur ama bu sefer o tarihi ihtişamıyla selam verir gelip geçene.

Bugün tarihi birçok çeşmenin yol kenarlarına, beton binalara, toprak diplerine sıkışmış vaziyette olduğunu görmek içler acısı bir durum hiç şüphesiz. Çeşmeler bu haliyle bile bize birçok mesaj veriyor aslında.  Mesela bu durum bana yaralı bir medeniyetin can çekişini hatırlatır hep.

Ne zaman Haliç’in Fatih cenahında yer alan caddeden geçsem gözüm o çeşmeyi arar. Yol kenarına büzüşmüş vaziyette o çeşmeyi her görüşümde içim buram buram tarih kokar, medeniyet halim depreşir ve aşk her tarafımı sarmalar. Sanki kocaman cadde o çeşmeyle özdeşleşmiştir nazarımda. Tabii o çeşmeyle birlikte yeni kuşağın yetişemediği Haliç’in o –şimdilerde olmayan- meşhur kokusunu da buram buram içime çekerim böylece.

Ayakapı Çeşmesi

Fatih Camii’nden sahile inerken Haliç Caddesi’nin sonunda, Miralay Nazımbey Caddesi tabelasının hemen yanındaki o çeşmeyi ilk fark edişim 1990’lı yıllardaki öğrencilik yıllarıma denk gelir. Dönem ödevi için döne döne o çeşmeyi arıyoruz. Rölevesini alıp çalışmalara koyulacağız. Nihayet o zaman Mimarlık öğrencisi olan sevdiceğimle beraber çeşmeyi bulup içimiz ezilmiş halde milimetrik ölçümlerde bulunuyoruz. Farklı açılardan fotoğraflar alıyoruz. Çeşmenin kitabesi altındaki kararma ve silinmeler bir hayli işimizi zorlaştırıyor olsa da içimiz kıpır kıpır çeşmenin etrafında dört dönüyoruz.

Tarihine dalınca anlıyoruz ki; Ayakapı ismiyle anılan bu çeşme, kesme taştan klâsik tarzda XVI. yüzyılda yapılmış. Yine sonradan öğrendiğimize göre halk arasında ‘Gül Çeşme’ olarak da anılıyormuş. Eskiden üzerine inşa edilmiş bir ev varmış ama bilinen o ev bugün yok maalesef.

Nihayet zor bela heceleyebiliyoruz çeşmenin alt tarafında tas koymaya mahsus iki deliğin üzerindeki kitabede yer alan o beyitlerin sonunu:

‘Bu cihân içre bilin ey teşneler

Âb-ı kevserdir eşi bu çeşmenin

Didim içen âşığa tarihtir

Nûş-ı cân ola suyu bu çeşmenin.’ (1)

O gün bu gündür çeşmeler bana kültür, medeniyet tarih belgeleri yanında bir de aşkı çağrıştırmıştır. Pınarlarından gürül gürül aşk akan kadim medeniyetlerin nişanesi yani. Avucunu pınarına dayayıp kana kana içilesi aşk şerbetinin membaı… Her birinde ayrı bir medeniyetin ab-ı hayatı akar adeta.

 

Çeşme Medeniyettir

Gezegenleri tek tek dolaştıktan sonra dünya gezegenine gelen Küçük Prens ile Satıcı arasında şöyle bir konuşma  sahnesi geçer:

‘-İyi günler, dedi küçük prens.

-İyi günler, dedi satıcı.

Bu, susuzluk giderici olarak geliştirilmiş haplar satan bir satıcıydı. Haplardan haftada bir defa alan kişi, bir hafta boyunca susuzluk hissetmezdi.

-Neden bunları satıyorsun? diye sordu küçük prens.

-Büyük zaman tasarrufu sağlıyor bunlar, dedi satıcı. Uzmanlar, hesaplamışlar; bunlarla haftada tam elli üç dakika zaman kazanmak mümkünmüş.

-Peki bu elli üç dakika ile ne yapılır?

-Ne istersen onu yaparsın.

-Elli üç dakika boş zamanım olsaydı bir çeşmeye doğru şöyle rahat bir yürüyüş yapmak isterdim.’ (2)

1943 yılında yayımlanan Saint Exupery’in Küçük Prens kitabından alıntıladığımız bu kısa kesit her ne kadar bir masal olsa da bugün artık hayatın gerçeğine dönüşmüş vaziyette. Yaşadığımız bu haz-hız çağında yavaşça yürümeye ve çevremizde olup bitenleri gözlemlemeye ihtiyacımız var. Gördüklerimiz ve gözlemlediklerimiz üzerinden şöyle bir gerilere doğru gidip ne halde olduğumuzu tespit etmek açsından da bu durum önemli olsa gerek.

İşte yazının bu kısmı da bir bakıma böylesi bir ihtiyaçtan doğdu ve aşkla birlikte çeşmeler üzerinden kadim medeniyetimize doğru bir yolculukta bulunmak istedik.

Çünkü bir medeniyetin izlerini en çok tarihi yapıları üzerinden okuruz. Hanlar, hamamlar, köprüler, kervansaraylar yanında çeşmeler de bir medeniyetin temel unsurlarından biridir. Özellikle Osmanlı gittiği her yere öncelikle çeşme, sebil, şadırvan… gibi yapılar üzerinden kendi medeniyetini oralara yerleştirmesini sağlamıştır. Çünkü bu yapıların ortak paydasını oluşturan su, insanlığın ortak malıdır.

Nitekim Yüce Peygamber (sav); ‘İnsanlar su, tahıl ve ateş gibi üç şeye ortaktır.’ buyurur.

Eskillerde bir yerde su çıktı mı; orası çeşme, sebil, şadırvan aracılığıyla bütün halka açılırdı. Osmanlı da bu geleneğe uygun olarak gittiği her yerde çeşmeler, sebiller, şadırvanlar vasıtası ile suyu halkın ortak istifadesine sunmuştur böylece. Bu yönüyle baktığımızda Osmanlı medeniyeti bir bakıma çeşmeler medeniyetidir de.

Çünkü Osmanlıda çeşmeler sadaka-i cariye niyetine yapılırdı. Ve birçok hayırsever fisebilillah (Allah yolunda) birbiriyle yarışırcasına çeşme yapar, yaptırır; yapılanlara gücü nispetince katkıda bulunurdu. Böylece çeşmelerden sadece su akmaz, medeniyet de akardı. Çünkü çeşmeler aynı zamanda mimari şaheserlerdir de.

Değişik mimari motiflerle işlenen çeşmelerin tepelerine ise genellikle; ‘Her şeyi sudan meydana getirdik.’ (3) ayeti değişik hat sanatlarıyla yazılırdı. Bu durum, su yapıları üzerinden bir bakıma su mimarisini-su estetiğini de meydana getirmiştir ki bu da ayrı bir yazı konusudur.

Tarihi evraklardan öğrendiğimize göre IV.  Murat zamanında Suriçi, Eyüp, Galata ve Üsküdar’daki çeşmelerin sayısı 10.390 (on bin üç yüz doksan) imiş. Bu çeşmelerin 4.000 (dört bin) kadarı vüzera ve ulema tarafından yaptırılmış; geri kalanlar ise umumî ve hususî çeşmelerdir.

Şehrin o dönemki nüfusu göz önünde bulundurulduğunda cami sayısının neredeyse birkaç kişiye bir tane düşecek bollukta olduğunu görüyoruz. Çeşmeler de öyle…

Peki Osmanlı bunca çeşmeyi niye yap-tır-mıştır acaba? Ve biz nasıl bunca çeşmeyi koruyamamışız?

Maalesef geçen süre zarfında kapitalist-materyalist yani maddeci dünya suyu metalaştırarak çeşme kültürünü de ortadan kaldırmıştır. Ne acıdır ki bunu yapanların çoğu da halkı Müslüman olan ülkelerdir.

Oysa İstanbul’un fethinden sonra çoğu harabe haline gelmiş, yetersiz ve sağlıksız Bizans çeşmelerinin yerine yeni çeşmeler yapıldığını görüyoruz. Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre; ‘Fatih 200, II. Bayezid 70, Kanuni Süleyman 700 adet çeşme’ yaptırmıştır. Öyle ki XVIII. Yüzyıla geldiğimizde 987 umumi çeşmenin yapıldığını görüyoruz.

Cumhuriyetten sonra ise yani; ‘1930’lu yıllarda 1500 tane çeşmenin bulunduğu söylenen İstanbul’da artık 200-300 arası çeşme kalmıştır.’ (4)

Daha çok hayır binaları içinde yapılan ve başlı başına bir tür olan sebiller ise, gelen geçene su ve belirli günlerde ise şerbet dağıtmak üzere yapılmışlardır. Daha çok Osmanlı dönemi eseri olan bu sebillere İstanbul’dan başka bir yerde pek rastlamıyoruz. İşin doğrusu Evliya Çelebi İstanbul’daki birçok sebilden bahsetmesine rağmen bugün bunların çoğunun yeri bile belli değildir.

Osmanlı döneminde çeşmeler İstanbul’un dört bir yanına dantel gibi dağılmışken, bugün büyük bir çoğunluğundan eser kalmamıştır maalesef. Var olanlar da bakımsızlıktan virane bir haldeler.

Hazin ki ne hazin!…

Netice olarak; insanlığın izini su üzerinden sürerken çeşmeler önemli bir belge olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle toplumun aşkıyla birlikte medeniyet halinin de hafızası olan çeşmeler canlı tarih yapraklarıdır adeta. Bugün içinde aşkımızın, sevgimizin, yaralarımızın, sanat ve edebiyatımızın kısacası medeniyet halimizin yer aldığı çeşmelerin korunup yaşatılmasına daha çok ihtiyaç var.

 

 

 

kaynak:

şiar mayıs-haziran 2021, 34. sayı

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.