‘KİTAPLARDAKİ İNSANLARI SOKAKTAKİLERDEN DAHA ÇOK SEVDİM’
Paylaş:

‘KİTAPLARDAKİ İNSANLARI SOKAKTAKİLERDEN DAHA ÇOK SEVDİM’

Rahmetli Cemil Meriç’e atfedilen bu söz bugün dünden daha anlamlı bir hale bürünmüşe gözüküyor. İçinde bulunduğumuz Kütüphane Haftası dolayısı ile yapıla-ma-yan etkinlik ve yapılan içi kurumuş çağrılara baktığınızda bir kez daha kitap sayfaları arasına gömülme ihtiyacı hissediyorsunuz. Dışarısı içi boş cilalı kitap kapaklarıyla dolu… En iyisi kitaptaki insanlar…

O halde biraz geçmiş okuma-yazmalara uzanıp ete kemiğe büründürelim kitaptaki evleri, sokakları, caddeleri, bahçeleri, ağaçları, kelebekleri… Tabii içindeki insanlar ile birlikte…

Okuma serencamından başlayalım öyleyse:

Okumak; ince ve uzun bir yolculuğa çıkmaktır. Her insanın kendine özgü kırık dökük bir okuma serüveni vardır. Kimi insan, el yordamıyla oluşturduğu okuma serüvenini büyük devinimlere dönüştürürken, kimisinin de okumasının bir oburun yemek yemesinden farksız olmadığı görülür bu yolculukta. Söz konusu seyahate çıkamayanlar ise zaten maratonu baştan kaybedenler gibidir. Buradan yola çıkarak, okumanın yol haritasının önemli ve vazgeçilmez olduğu sonucuna varmak mümkündür. Bu nedenle bu şekilde yapılan bilinçli ve seçici okumalar ancak, hem bireysel hem de toplumsal dönüşümlere yol açabilir.  Bu durum da okumanın düzenli ve hayatın ayrılmaz bir parçası olması gerektiği sonucunu ortaya koymaktadır. Boş vakit değerlendirme ve can sıkıntısı giderme türü okumaların ise verimli bir okuma olduğu söylenemez.

İnsan kendisini ve çevresini anlamlandırmak, geçmişine uzanıp geleceğini keşfetmek amacıyla sürekli okuma faaliyeti içinde olmak zorundadır. Tarihin en eski devirlerinden günümüze kadar uzanan bu okuma faaliyeti hem birey, hem de toplum için büyük bir öneme haizdir. Hem bireyin, hem de toplumun yaşam maratonunda kitap, arabanın benzini gibidir. Daha hızlı ve atik olmamızı sağlar, zihin dünyamızı geliştirir, ufkumuzu açar ve düşünce dünyamızda yeni çağlar açıp yeni çağlar kapatır. Bu nedenledir ki, hem ilahi kitaplarda hem de beşeri vesikalarda kitaba ve okumaya vurgu çokça önemsenmiştir.

Özellikle kitap okuma oranının çok düşük olduğu ülkemizde, bilinçli okumalarla okuma serüvenimizi zenginleştirmek/ geliştirmek/ verimlileştirmek suretiyle okumanın yol haritasını çıkarmaya şiddetle ihtiyaç vardır. Bu önemli planı hem birey hem de toplum olarak gerçekleştirmek zorundayız. Tabii ki kitap okuma oranını sadece nicelik olarak değil özellikle nitelik olarak arttırmaya aynı önemde ihtiyacımız vardır.

Kültürümüzde kahvehaneler, okuma alışkanlığının kazandırıldığı ve okumaların yapıldığı önemli mekânlardır. 14. asırda kahvenin bulunuşuyla gündeme giren kahve ve kahvehaneler, sohbet ve kaynaşmanın odağı olagelmişlerdir. “gönül ne kahve ister ne kahvehane/ gönül ahbap ister kahve bahane.” mısraları, böylesi bir serencamın ürünüdür. Daha sonraki dönemlerde ise kahvehaneden kıraathaneye dönüşen bu mekânlar, günümüzde okumanın köreltildiği mekânlar haline gelmiştir ne yazık ki. Aylak aylak oturulup oyun oynanan bu mekânların yeniden okuma evi olarak kazanılması/kazandırılması şarttır. Çünkü işsizliğin hat safhada olduğu ülkemizde genç nüfusun büyük bir çoğunluğu bu tür mekânlarda zamanlarını öldürmektedir. Özellikle Anadolu’da bu manzara daha da vahim bir şekilde gözümüze çarpar.

Unutmamalı ki bir ülkenin gelişmişlik ve kalkınmışlık düzeyini belirleyen ve belirleyecek olan genç nüfusun zamanlarını bu şekilde heba etmiş olmaları halimizin ve geleceğimizin fotoğrafını da ortaya koyuyor. Okumanın önündeki engelleri kaldırmaya kahvehanelerden başlamak ve bu ortamları birer okuma evine dönüştürmeye şiddetle ihtiyaç hissedilmektedir. Görüldüğü gibi okuma evi (kıraathane) aynı zamanda toplumun aynası niteliğindedir.  Bu aynada iyi görünmek de, kötü görünmek de elimizde.

Aslında bugün istifade ettiğimiz birçok eser, ya yazarının ölümünden sonra yayınlanmış,  ya da o kitabın önemi, çok daha sonraları keşfedilebilmiştir. Bu durum, biraz da iyi bir okuyucu olmadığımızın işaretidir. Ancak bilinen bir gerçek var ki, o da; bugün önemsediğimiz birçok eserin, yazarı açısından fazla bir ehemmiyetinin olmadığıdır. Çünkü gerçek yazar, sırf kitap yazmış olmak için yazı yazmaz. Aynı şekilde okuyucu da, sırf kitap okumak için kitap okumamalıdır. Çünkü okumayı önemli kılan, okuma neticesinde elde kalan çıkarımlar/neticelerdir. Şayet bir kitap, bilinçli bir okuma neticesinde yeni kitaplar, fikirler, ufuklar doğurmuyorsa, zaman o eseri eskitir ve tarihin tozlu raflarına atar. İçi dolu ve okuyucusunu bulan eserleri ise, zamanın eskitemediğine tam tersine zamanla öneminin arttığına şahit oluruz. Kutsal eserler, klasikler, bilim kitapları bu tür eserlerin en bariz örneklerindendir.

Buraya kadar kitap ve okumayla ilgili yapılan vurgularda kitabın ve okumanın bir insanın her şeyi olduğu sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Her şeyi kitaptan ve okumaktan ibaret olanın da vay haline!… İşte bu noktada kitap okumanın müspet yanlarıyla birlikte, menfi yönlerini de göz ardı etmemek gerekir. Çünkü sadece duvarları kitaplarla örülü odalarda yaşayanların his ve düşünce dünyalarının fildişi kulelerde seyrettiği bilinen bir gerçektir. Aşırı düzeyde, ölçüsüz kitap okuyanların, çok yemek yiyen obezlerden pek bir farkı yoktur. Ne aşırı, ölçüsüz okumak;  ne de hiç okumamak… Tavsiye edilen; diğer bütün işlerde olduğu gibi, okumada da itidalli ve nitelikli olmaktır.  Eğer kitap, bizi düşünce dünyasına hapsediyorsa, tehlike sinyal vermeye başlamış demektir. Çünkü böyle bir durumda yapılan okumalar düşünce dünyamızı sınırlayıp yeni fikir, düşünce üretmemize engel teşkil edebilir. Kitabı da kuşatan bir düşünce dünyamız olmalıdır. Yani kitap, bizi peşinden değil, biz kitabı peşimizden sürüklemeliyiz. Bu nedenle; “niçin okumalı,” “nasıl okumalı” ve “ne okumalı” konusunda bilinçlenmemiz gerekir. Öncelikle kitaplarda yazılanların mutlak doğrular olmadığının altını çizmekte fayda vardır. Çünkü beşer elinin değdiği her kitap, aslında yazarının kalıplaşmış duygu ve düşüncelerinden başka bir şey değildir.  Bu yönüyle Lao-Tzu’nun; “İnsan bilginin peşinden ne kadar koşarsa o kadar az bilir.” tespitine katılmamak elde değil.

Kitaba ilginin azaldığı, kitap okuma oranının çok düşük seviyelerde seyrettiği bir zamanda, deyim yerindeyse; “kitap okumanın zararlarından” bahsetmenin de sırası mı, demeyin. Aslında yığınlarca insanın kitaplarla uyutulduğu ve yine binlerce insanın kitaplarla katledildiği kritik bir çağda yaşıyoruz.  Bazen afyon, bazen vahşi bir silah… Popüler kitapların insanlarda yarattığı hezeyanları ve kitleleri amaçları doğrultusunda yönlendirme gayesiyle kullanıldığını yakından müşahede ediyoruz. Sözüm ona büyük iddialar taşıyan ve kocaman kocaman başlıklar taşıyan sözde popüler kitaplar sizce ne amaçla yayınlanıyorlar ve neden onlarca baskı yapıyorlar?  Fiyatları düşük ve üzerinde “ilk yüz bin”,  “elli bin” gibi baskısını yazan kitaplar hep ürkütmüştür beni. Bütün olaylara komplo teorileriyle yaklaşmak şüphesiz doğru bir yaklaşım değildir. Ancak insanın en önemli faaliyeti olan düşünce dünyasını, tehlikeli hücumlardan da korumak şarttır. Elbette ki, bütün popüler kitaplar zararlı değildir. İçlerinde çok faydalı olanları da mevcuttur. Ancak bir kuyumcu hassasiyetiyle okuyacağımız kitabı iyi tartmamız ve dikkatli okuma yapmamız gerekmektedir. Tıpkı Nuri Pakdil gibi “Ellerinde kelimeleri yerlere saçılmasınlar, diye özenle tutmalı” ve İbn-i Rüşt gibi büyük bir dikkatle okumalıyız her kelimeyi.

Okumak, ünlü Alman düşünür Arthur Schopenhauer’e göre; başka bir zihni taklitten öte bir şey değildir. Başkası bizim için düşünmüş ve zihin dünyamızı kurgulamıştır. Çünkü biz okurken, bir başkasının oyun alanında onun yarattığı kahramanlardan farksız oluruz. Dolayısıyla onun zihin dünyasının dışına çıkamayız. Böyle olmaktansa; “…İnsanın okuma yazma bilmemesi daha iyidir.” diyor Schopenhauer. Böylesi taklidi okumalar zamanla düşünme melekemizin yitirilmesine sebep olabilir. Konuya daha da açıklık getirerek şöyle devam ediyor Schopenhauer; “…Okurken bir başka kimse bizim için düşünür: biz sadece onun zihin sürecini takip etmekle yetiniriz. Nasıl ki yazmayı öğrenirken talebe, öğretmen tarafından kalemle çizilmiş çizgileri takip eder; okurken de tıpkı bunun gibidir; düşünme işinin büyük bölümü zaten bizim için bitirilmiştir. Bunun içindir ki kendi düşüncelerimizle meşgul olduktan sonra elimize bir kitap almak her zaman bizi bir parça rahatlatır. Fakat okurken zihnimiz aslında başka birisinin düşüncelerinin oyun alanından başka bir şey değildir. Ve dolayısıyla öyle olur ki çok fazla okuyan ve arada düşünmeksizin geçirilen eğlence yahut meşgale ile kendisini eğlendiren kimse, yavaş yavaş kendi kendine düşünme yeteneğini kaybeder, tıpkı at üstünden inmeyen bir adamın sonunda yürümeyi unutması gibi. Birçok eğitimli adamın durumu bundan pek farklı değildir…”

Gerçekten de birçok kitap okuru için okumak negatiftir, yıpratıcıdır, körelticidir. Temel işlevi zihin açıp ufuk vermek olan okumak, zamanla bilinçsiz okumalar neticesinde zihni felç edip ve ufkumuzu köreltebilir. Kâğıt üzerine dökülen düşüncelerin bir de böyle bir yan etkisinin olduğunu unutmamak gerekir. Ancak okumayı sırf bu gözle okuyup, hayatımızdan tamamen kaldırmak ise daha tehlikeli sonuçlara yol açar.

Ancak, bir düşünce üzerine yoğunlaştıktan sonra yapılan okumalar verimli olur ve zihnimizde yeni pencereler açar. Çünkü böylesi okumalardan amaç, düşünme melekemizi harekete geçirebilmektir. Bu tür okuma, düşünce dünyamızda katalizör görevi görür/görmelidir. Bu nedenle de, belli bir düşünce üzerine yoğunlaşarak düzenli ve ölçülü okumalar yapmalı ve belli bir hedef doğrultusunda okuma programı oluşturmalıyız. Amaç sadece okumak değil, belli bir hedef doğrultusunda düşünce dünyamızı okumalarla zenginleştirmek ve dağınık olan parçaları bir araya getirerek faydalı bir bütün oluşturmaktır. Bu yönüyle okumak, içimizdeki cevheri/yeteneği keşfe yardımcı olur.

“Kitaplar düşünceyi doğurur mu, yoksa boğar mı?” tartışmasına girmenin sırası değil şüphesiz. Ama kitapların düşünceyi hem boğduğunu, hem de doğurduğunu da unutmamak gerekir. Bu durum, biraz da okumanın yöntem ve amacıyla ilintilidir. Teknolojinin, insanı hem öldürdüğü hem de yaşattığı gibi…

Elbette ki kitap, “Mushaf” olarak tek başına bir anlam ifade etmez. Kitap, kadın ve şehri aynı kategoride ele alan rahmetli Cemil Meriç, onların metruk kervansaraylar gibi boş olduğunu ve içlerini dolduranın kişinin kafası ve gönlü olduğunun altını çizer.  Cenap Şahabettin ise; “Kadın olsun, kitap olsun cildine aldanmayıp içindekilere bakılmalıdır.”  önemli tespitiyle dikkatleri daha hassas bir noktaya çeker.

Her bireyin parmak izinin farklı farklı olması gibi, okuma programı ve listesi de farklıdır. Çünkü okumayla elde edilen yetenekler fabrikalardaki tekdüze üretime benzemez.  Aynı kitap birisi için çok verimli ve zihin açıcı iken, bir başkası için zararlı ve köreltici olabilir. Bu nedenle okumak, bireyden bireye farklılık gösterebilen hassas bir alandır.

Ez- cümle; her bireyin kendine özgü bir okuma serüveni ve okuma yöntemi vardır/olmalıdır. Özgür ve özgün birey olmanın doğası da budur.

Ne mutlu, “okuma serüvenini” insanlığın faydasına dönüştürebilenlere!…

Yine ne mutlu o kişiye ki; yaptığı okumalar onda yeni ufuklar peyda edip yeni kapılar açsın…

 

Not: Bu yazı ‘OKUMA YAZMANIN NEYİ OLUR?’ kitabımda yer alan ‘OKUMA SERENCAMI’ başlık yazıdan faydalanılarak yazılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.