Paylaş:
  1. GÜN – Pazartesi

 

02.10.2017

İstanbul Atatürk Havalimanı,

Saat: 08:00

 

Yolculuk Okuldur

 “…yolculuklar en iyi okuldur.”

Jean Paul Sartre- Bulantı

 

Paris deyince aklıma gelen ilk yazar Sartre oldu ve onu okuyarak Paris’e yolculukta bulundum. Yolculukların en çok beğendiğim yanı bol bol kitap okuyabilmektir. Hele uzun uçak seyahatleri… Zaten başka bir faaliyet şansınız da yoktur. Yol boyunca ya uyuklayacak, ya film seyredecek, müzik dinleyecek, ya da kitap okuyacaksınız. Bu yönüyle Sartre’nin hatırlattığı gibi yolculuğun girizgahında bile bir okulun kapısından içeri girersiniz böylece.

Yirminci yüzyılın önde gelen aydınlarından 1905 Paris doğumlu J. P. Sartre, yolculukları okula benzetme konusunda tamamen haklı. Öyle ki Sartre; romanları, oyunları ve düşünce yazılarıyla varoluşçuluk düşüncesini olduğu kadar bütün bir yüzyılı da derinden etkilemiş ve kendisine verilen Nobel ödülünü reddetmiş bir aydındır

Evet, yolculuklar bir bakıma okul gibidir. Her gittiğiniz yerde yeni bir kitabın sayfalarından içeri girer; kitabı okumaz, adeta yaşarsınız içindekileri. Kelime ve cümleleri hayalinizde birbirine eklemlemek yerine, o kelime ve cümlelerin kendisi olursunuz bir bakıma. Gezdiğiniz yerler ve gördükleriniz karşısında hayretler içerisinde kalırsınız. Böylece hafızanızda oluşan canlı anekdotlarla sürekli eğitilirsiniz. Buna rağmen bilirsiniz ki; yol uzun fakat menzil yakındır.

Özellikle farklı ülke ve kültürlerle tanışmanız, zihin dünyanızda yeni pencerelerin açılmasına vesile olur. Her lisanın bir insan olduğu ve her kültürün bir medeniyet olduğu ayırdına varırsınız böylece. Bir uygarlıktan ötekine geçerken yüzyılların tecrübesini heybenize doldurursunuz.

Yol boyunca gördükleriniz bilinçaltınıza fotoğraflanır. Hayalleriniz somutlaşarak önünüze konur. Fikirleriniz şahlanıp boy atar geleceğe. Dünya küçük bir köy haline gelir hafızanızda. Ve siz de o köy de küçük bir müdavim…

Yolculukların bir önemli hasılatı da; yol arkadaşlığıdır. Eskiler boşuna dememiş; ‘evvel refik, badel tarik…’ yani önce yoldaş, sonra yol… Dosdoğru yolda birlikte yürünecek sağlam dostlara ve dostluklara ihtiyaç hisseder insan. Doğru yola, emin insanlarla yola çıkılmalı. Yoksa yolun sonu hüsran olabilir.

Öyle ki bir insanı en iyi tanımanın yolu-yordamı da yolculuklar değil midir? Yıllarca arkadaş olduğunuz biriyle çıktığınız yolda onu daha yakından tanıma fırsatı oluşur. Tüm çıplaklığıyla karşınızdakini tanır, onunla bütünleşir veya uzaklaşırsınız. Evet böyle bir imkân da sunar bize yolculuklar.

Yolculuklar yorucudur ama bereketlidir. Zahmet olmadan rahmet de olmuyor çünkü. Nihayetinde yol boyunca yorulur ama zihninizdeki ağırlıklardan kurtularak yaşam serüveninize devam edersiniz.

Bu yolculuk duygularıyla Atatürk Havalimanı’ndan Paris semalarına yükseliyor seyyaremiz. Heyecan diz boyu tabii… İstanbul’u son kez kuşbakışı süzüyorum. Binalar, binalar, binalar… Yollar şehri küçük dilimlere ayırıyor adeta. Yeşil alanlar artık küçülerek noktalaşmaya başlamış. Paraşütle atlasan ayak basacak yer yok handiyse!… Derin bir ah(!) çekiyorum İstanbul’u bulutlar üzerinden seyrederken. Ah(!) ki ne ah!… Güzelim İstanbul beton yığınından bir külçe haline gelmiş. Bir kez daha İstanbul semalarından şehrin bu perişan haline tanık oluyorum böylece.

Ama her şeye rağmen Paris’e uçuş heyecanı kadar İstanbul’dan ayrılış da hüzünlendiriyor insanı. Geçmişe dönüp bugünü okuduğunuzda içerleniyorsunuz ister istemez. Ve Fatih’in İstanbul’unu anımsıyorsunuz:

‘Bu şehri İstanbul ki; bi misl-ü behadır

Bir sengine yek pare acem mülkü fedadır’

Ama şimdi Paris’e odaklanmalıyım diyorum kendi kendine. Batının aşk ve sanat şehri Paris… Oysa yıllar önce hem Paris’i hem de batıyı Nuri Pakdil’in ‘Batı Notları’ndan okuduğumda zihnimde yeni menfezler açılmıştı. İşte tam da; ‘batı bu…’ demiştim kendi kendime.

Paris seyahati programı ve yol arkadaşlarım kesinleşince haliyle bir telaş ve heyecan sardı beni. Paris’e ön hazırlık babından okumalar yapmaya başladım. Yol boyunca ve seyahat duraklarında beslenmek üzere Fransız yazarları doldurdum çantama bu sefer.

Vira bismillah Paris!… Telefonlarımız uçuş modunda… Sosyal medyayla bağlantı kopuk olacak birkaç saat… Ne garip değil mi? PTT’den sıra alarak şehirler arası telefonlaşmalardan birkaç saat telefonsuzluğa tahammülsüzlüğe!… Neyse!…

Bu karmaşık gel-gitler içerisinde uçağımız da havalanıyor İstanbul semalarından Paris’e doğru… Bedenim bulutların üzerinde seyrederken ruhum kitap sayfalarındaki Paris’te dolaşıyor uçuş boyunca.

 

 

Paris’in Ruhuna Dokunmak…

Paris Charles de Gaulle Havaalanı,

 Saat: 13:30

 

 

‘…Kentlerin hepsi bir tek kente, bir zamanlar her birini niteleyen farklılıkların yitirildiği, kesintisiz bir kente dönüşmekteler.’

Italo Calvino – Paris’te Münzevi

 

Ayağımızın tozuyla Paris Charles de Gaulle Havaalanındayız şimdi. Yani Paris… Pasaport geçişlerinde bir sıkıntı yaşamıyoruz. Ekip arkadaşlarımızla birlikte gideceğimiz otele hızlıca bir gidiş planı yapıyoruz. Taksi mi, metro mu? Metroyu tercih ediyoruz. Kalabalıklara karışarak akıp gitmek veya şehirde kaybolarak şehri daha yakından tanımak… Biraz dokunmak istiyoruz şehre.

Üç günlük konaklamanın ilk gününde şehrin ruhuna temas etmeye çalıştık böylece. Paris’in bir ucundan öteki ucuna elimizdeki valizlerle metro seyahatinde bulunduk. Bir örümcek ağı gibi her tarafı sarmış metrolarda akın akın insan seline kapıldık. Yoğun bir koşuşturma ile duraktan durağa çeşitli insan profilleri ile karşılaştık. Çünkü metrolar tüm şehri ayrıntılarıyla önünüze serer. Yeraltından süzülerek sizi şehrin tüm kilit noktalarına ulaştırır. Özellikle de Paris’te…

Her yeni metro güzergahında karşılaştığımız yüzler muhit ile ilgili sosyal okuma olanağı da veriyor insana. Kimi duraklarda beyaz yakalı, düzgün kıyafetli semiz yüzlerle beraber olurken, kiminde ise her halinden ötekileştirildiği belli olan insanlarla yolculuk yapıyorsunuz. Koltuk aralarında dilenenlerden tutun da, bir kitaba yumulup ölesiye okuyana rastlamak da mümkün bu yolculukta.

Şehri bir örümcek ağı gibi sarmış metroyla uzun bir yolculuk şehrin ruhuna dokunmak için kâfi aslında. Yorgun ve de solgun yüzlerle yan yana bilinmezliğe doğru gittiğiniz hissi uyanıyor içinizde bir an bu yalnız kalabalıklar arasında. Yolunu arayan su gibi bir o yana, bir bu yana akıp duruyorsunuz tünellerden. Kimi çıkmaz, kimi kesik, kimi göllenmiş insan seli çarpıyor gözlerinize. Nihayetinde bir akış, bir arayış var. Ama nafile, nereye?

‘Nereye gidiyorsunuz ey insanlar!…’ diyesi geliyor insanın.

Bu insan seli boyunca fark ettiğiniz tek şey; uzun yolculuğunuzun akabinde bedende oluşan unutulmaz yorgunluk. Bir an unutuyorsunuz her şeyi. Sadece yorgunluğunuzu ve açlığınızı gidermek tek kurtuluş reçeteniz olarak sunuluyor önünüze. O nedenle boyuna yürüyorsunuz yemek-içmek ve de dinlenmek üzere…

 

 

Şanzelize Bulvarı ya da Yoksulluğun Varoşu

Şanzelize Bulvarı

Saat: 18:00

 

Paris tabiri caizse yoksulluğun varoşudur.’

Jean Paul Sartre

 

Uçakla saatlerce yaptığınız seyahatlerin ardından geldiğiniz şehri bir diğerinden ayırt edemiyorsunuz artık. Neredeyse bütün şehirler birbirinin kopyası olmaya başladı. Binalarından tutun da alışveriş mekanlarına varıncaya kadar tektipleşti şehirler.  Özellikle metropol şehirlerin aynileştiğini görüyorsunuz. Her yerde ayni markalar ve mağazalar var artık. İnsanların yeme içme ve giyinme kültürleri de tektipleşip sıradanlaştı. Dolayısıyla şehirlerin o eskiden beri süregelen ruhu da kaybolmaya yüz tuttu.

Bu duygularla Paris’te ilk gün; iki gece kalacağımız otele yerleştikten hemen sonra neredeyse şehrin en önemli caddelerinden olan Şanzelize Bulvarı’nda uzun bir yürüyüş gerçekleştirdik.

Akşam üzeriydi ve ılık bir sonbahar havası yüzümüzü yalayıp geçiyordu. Ağaçlar henüz yapraklarını yere bırakmamıştı fakat hafiften bir sarartı başlamıştı. Güneş ışınlarını nazlayarak gönderiyordu. Hazan mevsiminin atmosferi dört bir yandan varlığını hissettiriyordu. Biz de o atmosferle birlikte akıp gidiyoruz bulvar boyunca.

Şanzelize Bulvarı’nın başında yer alan Zafer Takı’nda farklı din, dil, ırktan insanlar bir taraftan etrafı seyrederken öte taraftan telefonlarına taktıkları selfi çubuklar ile anı fotoğraflıyorlardı. Tabi merkezde kendileri!… Napolyon’un emri ile Austerlitz zaferinden sonra yapımı 1836 yılında tamamlanan Zafer Takı, dört temel sütundan oluşmuş ve içerisinde küçük bir müze var. Zafer Takının tepesine çıkıp Paris’i üstten seyretmek de mümkün fakat sıra çok olduğundan bu seyri gerçekleştiremedik. Dört sütunun orta yerinde ise etrafında çiçeklerin yer aldığı sürekli yanan bir ateş var.

Dikkatlerden kaçmayan bir husus ise; Şanzelize Bulvarı’nın kaldırımlarının neredeyse yol genişliğinde olmasıydı. Büyük kalabalıklara rağmen itişip-kakışma yoktu. Usulünce akıyor kalabalıklar kaldırımlardan.

Bu arada hava da yavaş yavaş karardığından caddenin ışıklı yüzü de belirmeye başladı. Yani gün geceye akıyordu. Enva-i çeşit ışıklandırmalar… Şanzelize Bulvarı müdavimlerine her akşam görsel bir şölen yaşatıyor. Zaten caddenin en önemli özelliği de ışıklandırmalarının, aydınlatmalarının ilgi çekici olması değil mi? İnsanı büyüleyen bir görüntüsü var bulvarın.

Dikkatlerden kaçmayan önemli bir hususu belirtmek gerekir. O da; binaların mimarisi… Kendine has bir üslubu var buradaki binaların. Yapılar cadde ve sokaklara ve dahi şehre antik bir yerleşim merkezi havası veriyor. Binalar çok eski ve bakımlı. Yılların hafızası bu binalarda gizli aslında. Batının en çok beğenilen tarafı belki de bu hafızayı koruma bilinçleridir. Özellikle de Paris’in…  Ama aynı batı kendi tarihi yapılarına saygı duydukları kadar başkalarınınkine aynı duyarlılığı göstermiyor maalesef! Hayır, kendi şehirlerindeki eski yapılara değil, başka yerlerdekine. Örneğin Suriye, Irak, Pakistan, Afganistan, Hindistan… Son yıllardaki bombalamalar neticesinde o güzelim beldelerde kutsal mekanları da dahil taş üstünde taş bırakılmadı neredeyse. İnsan sormadan edemiyor: Bu mu vahşi batının medeniyet, insan hakları, özgürlük… anlayışları!?…

Şanzelize Bulvarını böylesi duygular içerisinde bir baştan öbür başa dolaştık Paris’te bulunduğumuz ilk günün akşamüzeri. Kaldırımlar tıklım tıklımdı. Bistro ve restoranlar da… Farklı bir gözlem oldu Şanzelize Bulvarı!… Değişik bir deneyim yaşadık bu ışıklı caddede!…

Kalabalıklar böyle akıyor beyninizin kaldırımlarında Paris’te.. Çoksunuz, çoğalmışsınız ama teksiniz ve yalnızsınız. Çoğunluk sizi yalnızlığa mahkûm etmiştir. Varlık felsefenizi yitirince denizde boşuna kürek salladığınızın ayırdına varıyorsunuz ancak. Elinizde ne pusulanız var, ne de rotanız belli. Öyle kala kalıyorsunuz kalabalığın orta yerinde.

Paris yorgun, Paris durgun ve daha önemlisi şehir ruhunu yitirmek üzere!… Binaların dili olsa da konuşsa diyorsunuz. Yolların dili olsa da arşınlanan adımların çetelesini bir bir okusa!… Kaldırımlarda dilenenlerin feryadını bir bir anlatabilse o taşlar!… Yüreklerinden kopan fırtınaları tek tek gösterebilse o dilenciler!…

Dikkat ediyorum da; Şanzelize Bulvarı’nda her adım başı rastladığınız dilencilerin çoğu Müslüman ülkelerden. Başlarına bomba yağdırdığınız insanları kendinize dilendiriyorsunuz adeta. Batının bir başka yüzü işte!…

Ne yaman çelişki, değil mi?…

Varlıklar içerisinde yokluk, çokluklar içerisinde hiçlik yaşıyorsunuz!

Ez-cümle; bu şehir sessiz, bu şehir yalnız, bu şehir ruhunu yitirmek üzere…

 

 

  1. GÜN – Salı

03.10.2017

Holiday Inn

Saat: 7:00

Şehrin Ruhu…

Bir şehir ile ilgili duygu ve gözlemlerinizi yazmak için oradan uzaklaşmak gerekir belki de. İçinde iken o şehri yakından tanıyamıyorsunuz her nedense. Kentin fotoğrafını tam okuyabilmek için oradan uzaklaşmanız kaçınılmazdır. Değilse yıllardır yaşadığım İstanbul ile ilgili tek bir cümle kuramayışımı nasıl açıklayabilirim?

Öyle ki şehir hem mekanları hem de içinde yaşayan insanları ile bir bütündür. Bu nedenle her şehrin kendine özgü bir tarzı, kendince oluşmuş bir üslubu vardır. Yılların biriktire biriktire oluşturmuş olduğu şehrin hafızasıdır bir bakıma şehri anlamlı kılan. Bu nedenle bir şehri tanımaya çalışırken geçmişine de uzanmak lazım. Bir parça yaşadığı hadiseleri anımsamak ve yaşamak lazım ki; o şehre dokunabilesiniz. Aksi taktirde avuçlarınızda ruhsuz bir fotoğraftan başka bir şey kalmaz. Tıpkı bir insanın kişiliğini oluşturan çocukluk ve gençlik dönemlerinde yaşadıkları gibi.

Paris, bu yönü ile batı şehirleri içerisinde ayakları en çok yere basan şehirlerdendir. Dağınık ama toplu bir ruhu var şehrin. Bir parça kendisi ile bütünleşmiş çocukluk ve gençlik çağının hamlıklarını üzerinden atmış orta yaş bir şehir.

Kentin tarihçesi M.Ö. üçüncü yüzyıla kadar uzanır. Öyle ki Paris, Fransa tarihi kadar dünya tarihi için de önemli bir kent. Fransız Devrimi’ne sahne olan bu kent, Avrupa’nın da kaderini belirleyen önemli yerlerden biri.

Kısaca kentin geçmişine uzanmakta fayda var:

‘Kente ilk yerleşim, adı Parisli olan bir Kelt balıkçı Avim tarafından yapılmış. Keltler bölgeye Lutetia adını vermişler. M.Ö.52’de ise Julius Caesar bölgeyi alıp Roma topraklarına bağlamış. 250 yılında ise, Hıristiyanlık kabul edilmiş ve ilk kiliseler inşa edilmiş. 4. ile 9. yüzyıllar arası Frank ve Normand istilaları başlamış. Bölgenin adı Lutetia Paris olmuş. 14. yüzyılın sonunda ise, kent veba salgını sebebiyle büyük kayıplar vermiş. 15. yüzyılın sonunda ise, Paris Rönesans’ın etkisi altına girmiş. Bu dönem aynı zamanda, kente bugünkü görünümünü veren birçok önemli yapının inşa edildiği yıllar. 1643’te 14. Louis tahta geçmiş. Kentin altın dönemleri başlamış aynı zamanda. Bu arada yönetim, Paris’in merkezinden, Versaille Sarayı’na taşınmış.

17 Temmuz 1789 Paris için önemli bir tarih. Zira bu tarih, Fransız Devrimi’nin Paris’te Bastille Hapishanesi’nde başladığı tarih. Bu dönem içinde Cumhuriyet kurulmuş ve 16. Louis ile meşhur Marie Antoinette giyotinde idam edilmiş.

1793 – 1799 arasında yönetimin önde gidenleri, giyotinleri ve cellâtları uzun süre meşgul etmiş. Ardı ardına idamlar gerçekleşmiş.

1799’da Napoleon Bonaparte kendini imparator ilan etmiş. Fransa’nın Cumhuriyet yönetimine geçiş döneminde sıkıntıların yaşandığı bir dönem başlamış. Napolyon döneminde Kuzey Afrika’da alınan topraklarla imparatorluk zenginleşmiş. Bu dönem de Waterloo savaşında sona ermiş.

  1. yüzyılın ortalarına geldiğimizde de, karşımıza önemli bir karakter çıkıyor: Hausmann. III. Napoleon’un emrinde çalışan şehir planlamacısı Hausmann, Paris’e bugünkü görünümünü veren kişi… Geniş bulvarlar inşa etmiş, bunu yaparken de neredeyse kentin yarısını yıkmış.

Kentin dokusunun tamamen değiştiği bu dönem, hüzünlü hikâyelere de dekor olmuş. Kentin büyük bir bölümünün yıkılması sonucunda birçok yoksul evsiz kalmış. Hausmann, kenti yeniden yapılandırmaktaki politikasında hiç taviz vermemiş. Bu amaç uğruna, kendi evini bile yıktığı söylenir. Kentin yoksulları arasında birçok entelektüel ve sanatçı da varmış. Bu insanlar da, o zamanlarda kiraların daha ucuz olduğu Montmarte-Pigalle bölgesine yerleşmişler. Bu bölge, bir anda kentin sanat merkezi haline gelmiş.

1870 yılında, 3. Cumhuriyet ilan edilmiş. Sanatta yeni bir üretim dönemine girilmiş. Kentte, o dönem içinde yapılmış “Art Nouveau” tarzında birçok binayı bugün de görmek mümkün.

1940 ise kent için dört yıl sürecek karanlık bir dönemin başlangıcı. II. Dünya Savaşı sırasında Paris, Naziler tarafından işgal edilmiş. General Charles de Gaulle, Londra’ya giderek savaşı dışarıdan yönetmiş. 1944 yılında ise kent kurtulmuş. Kurtuluş günlerinde yaşananlar hakkında söylenen değişik söylentiler var. Kimileri bir sanat hastası olan Hitler’in (-ki kendisi kötü bir ressamdır. Politikadaki kariyerini başlatan olay, güzel sanatlar okuluna kabul edilmemesidir) kente zarar verilmemesini emrettiğini söylüyor. Kimileri de Hitler’in kentin yok edilmesini emrettiği fakat komutanlarının bu emre uymadığını savunuyor. Sonuç olarak Naziler, savaş boyunca yaptıkları en doğru hareketlerden birini burada yapıyorlar ve kente zarar vermiyorlar.’

İşte böyle bir geçmişi var Paris’in. Belki böylesi bir geçmişinden dolayıdır ki Paris; hala kendi özünü muhafaza eden ve tecrübelerini bugüne aktaran önemli bir kent…

Anlaşılıyor ki; özünü kaybetmemiş bir şehirden bahsediyorsanız, geçmişin izlerini taşıyan binalarına bakmanızda fayda var. Paris bu yönüyle hala kendisini muhafaza ediyor. Eski binalar olabildiğince korunmuş ve meydanlarda geçmişin tecrübe ve hatıralarını anımsatan izler var. Belli ki şehir belli bir bilinç dahilinde kurgulanmış ve bir plan dahilinde imarı gerçekleştirilmiş.

Unutmamak gerekir ki; geçmişini unutmayan bir millet ağır aksak da olsa istikrarlı bir yürüyüşe sahip demektir. Paris öyle…

Paris’te farklı profillerden insanlara rastlamak mümkün.  Çok kültürlü bir toplum. Bütün metropol şehirlerde olduğu gibi lüks yaşamın yanı sıra yoksulluk da şehirden bir parça olarak göze çarpıyor. Bu durum da şehrin tahammülünü gösteriyor aslında. Tek bir şehir ve tek tip bir toplum; şüphesiz stabil bir yaşam ve dolayısıyla ruhsuz, heyecansız, geleceksiz bir toplum anlamına gelir. Peki Paris öyle mi? Hiç şüphesiz değil! İşte Şanzelize Bulvarı… Bulvarı bir baştan diğer başa gezerken bile hemencecik buradaki yaşamla ilgili bir fikir sahibi olmanız içten bile değil. Bir ruh, bir heyecan var bu şehirde.

 

Eyfel Kulesi

Eyfel Kulesi

Saat: 10:00

 

 ‘…Dünya durmayan bir salıncak gibidir.’

Montaigne – Denemeler

 

Henüz gün doğmadan boğazımdaki ince sızıyla uyanıyorum. Bugün sabahın erken saatlerinde yazdıklarım dün yaşadıklarımdır. Anlaşılıyor ki dünün hasılatı Eyfel Kulesi’ndeki sert havanın boğazlarda etkisini göstermiş olmasıdır.

Mevsim sonbahar ve hazandan kalan Ekim ayının ilk günleri… Ağaçlar da sarı bir hüzünle aheste aheste güneşleniyor. Sararan yapraklardan şehre doğru adım atarken bir hoş oluyor insan bu temaşa karşısında. Sürekli bir-gidiş geliş yaşıyoruz mevsim aralıklarında. Bir hoş ediyor insanı her anı. Lakin Montaigne değil miydi ‘Dünya durmayan bir salıncak gibidir’ diyen? Öyle bir salıncak ki mevsimlerle birlikte sürekli hareket halindeyiz biz de!

Bugün bir şehir turu yapmaya karar veriyoruz. Şehri daha yakından tanıma, şehre daha yakından dokunma adına yollara dökülüyoruz. İlk arayışımız şehir turu yapan bir otobüse (Big-Bus) binmek oluyor ve ilk durakta Eyfel Kulesi…

İhtişamlı bir yapı, mühendislik harikası ama tamamen bir demir külçesi… Maharet; o demir külçesini belli bir teknik hafızayla dizayn-hesap etmede değil mi zaten? El-hak öyle… Lakin 281 metre yüksekliğindeki kulenin altındaki heykelcik de ne oluyor? Bunu ben yaptım(!) diyor adeta. Fransızlarda bu ‘ben’ duygusu bir hayli şişik. Ünlü deneme yazarları Monteigne bile o meşhur denemelerinde ‘ben’i anlatarak ‘sen’e ders vermeye çalışıyor. Ama nafile!… Saatlerce bakına bakına dolaşıyoruz Eyfel Kulesin altında. Neredeyse boynumuz kırılacak!  Sonra uzun bir kuyruk serüveni. Bir hayli sıralanıyoruz. Önce gövde turu… Şehre Eyfel Kulesi’nden bakış… ‘Vay be!…’  Hayretleri arasında muhtelif cephelerden fotoğraf almalar… Akabinde Eyfel’in zirvesine asansörle uçuş, bir ton soğuk da cabası…

Tabi bütün bu yaşananlar Eyfel Kulesi’nin geçmişine uzanmaya mâni değil. Madem tepesine kadar tırmandık şöyle bir tarihçesine de değinelim Eyfel’in:

‘Eyfel Kulesi’nin tarihi, ilk olarak 1887 yılına dayanır. Adını ise kulenin yapımını sağlayan firmanın sahibi Gustave Eiffel’den almıştır. O dönem düzenlenecek olan uluslararası bir fuarın görkemli giriş alanı olarak tasarlanan Eyfel Kulesi hem Paris’e akılda kalıcı, karakteristik bir silüet kazandırmak hem de Fransız Devrimi’nin 100. yılını kutlamak adına tasarlanmış. Yapımını gerçekleştiren mimar yaygın olarak bilinenin aksine Gustave Eiffel değil, İsviçreli mimar Stephen Sauvestre’dir. Gustave Eiffel kulenin tasarımını etkilemiş olsa da temel olarak sadece finansal kaynağı sağlamış. 

Kulenin yapımı toplamda iki yılı aşmış, yirmi altı ayda tamamlanabilmiştir. Üçbin  işçi onbinlerce demir parçayı perçinleyerek 1889 yılında yapıyı bitirebilmişler. Yapıldığı dönemde iş güvenliği için geliştirilmiş sistemler olmamasına ve benzer işlerde birçok can kaybı yaşanmasına rağmen Eiffel Kulesi’nin yapımında hiç işçi ölmemiş. Ayrıca kulenin toplam maliyeti Gustave Eiffel’in hesaplarından bir hayli yüksek çıksa da, kule henüz resmi olarak açılmamasına rağmen gelen ziyaretçilerden dolayı masraflarının neredeyse tamamını karşılamış durumda. 

Başlarda kulenin yirmi yılın ardından sökülüp, kaldırılması planlanmışsa da hem Paris için sembolik bir hal almasından hem de yüksekliğinden dolayı okyanus ötesi iletişimi kolaylaştırdığından 1909 yılının ardından da sökülmemiş aksine düzenli olarak bakımı yapılarak günümüze kadar getirilmiş.

Kulenin ilk rengi kırmızı-kahve arası kiremit rengine benzer bir renk olmasına rağmen zamanla kullanılan boyalardan dolayı bugünkü bronz rengini almış. Ayrıca yapım aşamasında her şey yolunda gitmemiş, özellikle Paris’in sanatçı çevreleri kulenin yapımına karşı çıkmış, durdurulması için imza kampanyaları başlatmış. Günümüzde dahi özellikle Fransız yazarların bir kısmı Eyfel Kulesi’nin yalnızca çirkin bir demir yığını olduğunu, şehri güzelleştirmek bir yana Paris silüetini bozduğunu savunuyor.’ 

 

Ez-cümle; böyle bir tarihçesine rağmen yarım günlük bir zaman tüketiyoruz Eyfel Kulesi’nde. Peki zihnimize bir şey yer etti mi? Etti aslında!.. Meğer Eyfel bir demir külçesinden ibaretmiş. Maharet demirde değil, ona şekil veren mühendiste!

 

Orsay Müzesi

Orsay Müzesi

Saat: 15:30

 

‘Üne kavuşmadan yalnızdı Rodin. Ve kavuştuğu ün onu belki daha da yalnızlaştırdı. Çünkü ün, yeni bir isim çevresinde oluşmuş tüm yanlış anlamalar topluluğundan başka bir şey değildir.’

Rainer Maria Rilke

 

Öteden beri sanatın kol gezdiği Paris’te bir hayli temalı müze bulunuyor. Bunların başında Louvre müzesi gelir. Akabinde Orsay ve Rodin müzelerini saymak gerekir.  Diğerleri arasında ise; Centre Georges Pompidou, Dali, Montparnasse, Arap Dünya Enstitüsü, Orangerie, Marmottan Monet, Jacquemart, Bourdelle müzeleri yer alır. Paris’e gittiğinizde mutlaka bu müzelerin bir kısmını ziyaret etmekte fayda var. Çünkü müzeler o şehrin hafızası ve karakteristik yapısı hakkında ipuçlarıyla dolu.

Eyfel’den sonra bugünün telafisi Orsay Müzesini gezmek oluyor şüphesiz. Heykel ve resim sanatının bugüne kadar ki toplamına bu müzede vakıf olmak mümkün. Daha doğrusu batının heykel resim sanatının özeti. Yüzyılların emeği bu müzede saklı aslında

Unutmamak gerekir ki; ‘Yazarlar sözlerle… heykeltıraşlar eylemlerle etkiler.’ bir bakıma. Bu etkileşimi heykel müzelerini gezince yakinen yaşıyorsunuz.

Bu arada Orsay Müzesinin kısa bir hikayesine de değinmekte fayda var. O da şöyle:

‘19. Yüzyılda Paris’te iki adet büyük tren istasyonu yapılmasına karar verilir. İstasyonların adı Gare d’orsay ve Gare de lyondur.  Gare d’orsay Sen nehrinin hemen yanına yapılır. Bu büyük tren istasyonlarının yapılış amacı ise aslında Paris’e bir hareket getirmektir.

Bu güzel tren istasyonunun yapımını kimin üstleneceğine ise bir türlü karar verilememiştir. En sonunda ise bu konuda bir yarışma düzenlenmeye karar verilir ve yarışmayı Victor Laloux kazanır. Victor Laloux tasarımında bolca metal ve taş kullanmıştır. Metal ve taşı birbiri ile o kadar güzel harmanlamıştır ki ortaya çok güzel bir tasarım çıkartarak yarışmayı kazanmıştır. Hatta yapıda kullanılan metaller Eyfel kulesinde kullanılan metal sayısından bile fazladır. Yapı yüzyetmişbeş metre uzunluğunda, yetmişbeş metre genişliğindedir.

Ancak yapı zaman geçtikçe değerini yitirmeye başlar ve terk edilmeye yüz tutar. Bu güzel yapının terk edilmesine gönlü razı gelmeyen Başkan Giscard d’etaing 1978 yılında yapıyı değerlendirmeye karar verir ve yapı müzeye dönüştürülür.

Peki bu müzede hangi eserler yer alıyor: Terk edilmeye yüz tutmuş olan bu güzel yapı son anda kurtarılmış ve harika bir müzeye çevrilmiştir. Bugün ise müzede 19. ve 20. Yüzyıla ait özel resimler, heykeller, mimari eserler ve fotoğraflar sergileniyor.

Orsay Müzesi’nde; Edouard Manet, Claude Monet, Paul Cezanne ve Vincent van Gogh gibi dünyaca ünlü sanatçıların eserlerini inceleyebilirsiniz. Cehennem Kapıları (Rodin), Kırda Yemek (Manet), Moulin de la Galette’te Dans (Renoir), Mavi Nilüferler (Claude Monet) ve La Belle Angele (Paul Gauguin) müzede sergilenen en önemli eserler…’

Benim için sürpriz olan Rodin ve Cezanne ile Orsay Müzesinde  burada karşılaşmam oldu. İkisini de ilk defa Rilke’den tanıdım ve içimde dokunaklı bir yerleri var. Eserleriyle de burada tanışmak kısmet oldu benim için. Rodin Müzesine teknik bir aksaklık nedeniyle gidemedik fakat örneklerini burada görmek bir parça teselli oldu. Buna rağmen daha çok sevdim Rodin ve Cezanne’yi.

Rodin ve sanatı ile ilgili kapsamlı bir çalışma ortaya koyan Rilke, Cezanne’in ölümünden sonra anısına düzenlenen sergiyi gezince çok etkilenir ve bu etkiyi eşiyle mektuplaşarak paylaşır. Mektuplarından anlaşıldığı kadarıyla Cezanne’in yapıtları Rilke’yi Rodin’inkinden daha fazla etkilemiştir. Ve bu yapıtların kendisi için son derece önemli örnekler olduğunu açıklamaktan da kaçınmamıştır. Bu mektupları daha sonra bir kitap olarak yayınlanıp okuyucu ile paylaşılmıştır.

Ayrıca  Kaplumbağa Terbiyecisi olarak bilinen Osman Hamdi Bey ile de burada karşılaşmak benim için sürpriz oldu. O meşhur tablo önünde derin düşüncelere daldım ister istemez: ‘Bu tablo neden burada? Ve ben neden kendi topraklarımda değil de burada bu tablo ile karşılaşıyorum?…’ İstifhamları zihnimde dolaşıp durdu.

Bu müze gezintisiyle bir parça mesrur oldum ve resim-heykel sanatına karşı bir hoş oldu içim. İnsanın içindeki o naif zevki fırça ve heykelle ifade etmenin yıllara sığmayan etkisini hissettim bu müzede.

 

 

  • GÜN – Çarşamba

04.10.2017

Lauvre Sanat Müzesi

Saat: 9:30

 

Lauvre Müzesi

Paris için aşk şehri derler fakat ben bir an ‘Paris’in sanat şehri’ olduğunu düşünmeden edemedim. Bunda ziyaret ettiğimiz sanat müzelerinin etkisi var hiç şüphesiz. Lakin şehir estetiği sanat ruhunu da ele veriyor zaten. Paris’e gelip Lauvre Sanat Müzesi’ni ziyaret etmemek bir eksiklik olurdu hiç şüphesiz. Burayı ziyaret etmek için sanata ilgi duyuyor olmanız şart değildir elbette. Dünyanın sayılı sanat müzelerinden biri olan Lauvre Sanat Müzesi, hem büyüklüğü hem tasarımı hem mekânı hem de içindeki eser sayısı ve çeşnisi bakımdan önemli bir müze. Otuzbeşbin  civarında eser yer alıyor burada.

Bir günde müzeyi gezmeniz mümkün değil. Bütün bölümleri ve eserleri ziyaret etmeniz günlerinizi alabilir. O nedenle önceden hazırlıklı olmanız ve belli bir plan dahilinde gelmenizde fayda var.

Müzeye uğrayıp Leonardo da Vinci’nin  Mona Lisa tablosunu görmemek de eksiklik olur. Devasa binada küçük bir tablo olan Mona Lisa adeta bu müzenin sembolü haline gelmiş.

Ziyaretçisi yoğun bir müze olan Lauvre Müzesine 2012 yılında on milyon civarında ziyaretçi uğramış.

Lauvre Müzesine, şehri bir baştan bir başa kıvrımlar çizerek dolaşan Sen nehri üzerinden vapur ile ulaştık. Zaten Lauvre Müzesi de Orsay Müzesi gibi Sen nehrinin kıyısında yer alıyor. Biri bir yakasında, diğeri öte yakada… Birbirlerine yürüme mesafesinde yer alıyorlar.

Lauvre Müzesinin binası da içindekiler kadar önemli. Bu nedenle müzeyle birlikte binanın da geçmişine kısa bir yolculuk yapmakta fayda var:

‘Fransa Kralı Philippe Auguste 1190 yılında bugünkü Louvre müzesinin olduğu kare avluya, 80 metre uzunluğunda, etrafı hendeklerle çevrili, sağlam kulelerle donatılmış bir şato inşa ettirir.  Kendi şahsi eşyaları ve üzerlerinde baskı kurduğu Tapınak Şövaleyeleri’nin değerli eşyaları ile de şatonun içini doldurur.

Daha hedonist bir karaktere sahip olan I. François ise, 1546 yılında, önemini kısmen yitirmiş olan bu şatoyu gösterişli bir kraliyet konutuna dönüştürmeye karar verir. Ortaçağ üslubuna sahip olan batı kanadında, Rönesans tarzında bir yenilemeye gidilir ve Pierre Lescot, Henri II ve  Charles IX daha sonra çalışmaları devam ettirirler, ta ki Louvre’un güney kanadı da Rönesans tarzına kendini bırakana kadar.

1594 yılına gelindiğinde ise Catherine de Medicis’in Tuileries’i ile Louvre’u birleştiren kişi Henri IV olmuştur.

Bugünkü bildiğimiz kare avlu, Le Mercier tarafından tasarlanmış ve yaptırılmıştır. Daha sonra Louis XIII ve XIV dönemlerinde, Le Vau, rönesansın bu eski avlusunun ihtişamını arttırmıştır. Ressam Poussin ve Le Brun 1678 yılında Louis XIV’un Paris halkından kendini uzaklaştırıp Versailles’a taşınma kararını almasına kadar Louvre’un düzenleme ve dekorasyon işlerinden sorumlu olmuşlardır.

Louvre’un bir müzeye dönüştürülmesi fikrini ortaya atan kişi Louis XV olsa da projenin tamamlanması devrim zamanında olmuştur.

Çinli mimar Ieoh Ming Pei ve iki küçük kız kardeşi’nin 1989’da yapmış oldukları Piramit ise bugün Napoléon’un avlusuna, basit ama bir o kadar da anıtsal bir görünüş, estetik kazandırmaktadır.’

İşte böyle!…

 

Vedalar hüzünlüdür

 

Paris Charles de Gaulle Havaalanı,

 Saat: 19:30

 

Şehre her dokunuşunuzda yeni his ve tatlarla karşılaşmanız kaçınılmazdır. Çünkü şehir de bir canlı gibi sürekli bir gelişim-değişim ve de başkalaşım yaşar. O nedenle şehirle ilgili yargılarınıza nokta koymadan yola devam etmekte fayda vardır. Gözlemlerinizi yenilemeniz şehir fotoğrafını zihninizde daha da netleştirir ve daha önce yakalayamadığınız detaylar yakalamanıza vesile olabilir. Söz konusu yeni farkındalık her zaman müspet olmaz, zaman zaman menfi kareler yakalamanız da olasıdır hiç şüphesiz.

Bu çerçevede Paris, Avrupa şehirleri içerisinde henüz ruhunu kaybetmeyen ender yerleşim merkezlerinden biri olarak hafızalarda yer ediyor.  Belki de hala geçmişin izlerini taşımanın ve bu tarihi sürekli canlı tutmanı etkisi vardır.

Üç günlük Paris ziyaretimizde şehrin ruhuna ne kadar dokunabildik? Sanat güneşinden ne kadar istifade edebildik? Hiç şüphesiz böyle kısa şehir turlarında şehrin bütüncül fotoğrafını çıkarmak bir hayli zor, lakin bir fikir edinmek mümkün.

Bir şehirden başka bir şehre giderken ancak geride bıraktığınız şehrin tadı damağınızda hissedilmeye başlıyor. Bizde de öyle oldu. Stuttgart’a ayağımızı basar basmaz bizi karşılayan kasvetli hava Paris ile ilgili duygularımızı perçinledi adeta.

Paris’ten sonra iki gün konakladığımız Karslsruhe ise Strazburg, Stuttgart, Haungenau gezimizde pergelin sabit ayağı oldu adeta. Ev sahibi kent Karslruhe yani .

On yıl önce yine teknik bir gezi vesilesiyle geldiğim Karslruhe şehrinin bu sefer gece yüzünü görebildim sadece. Sakin, şirin, babacan, sevecen, mülayim bir ev sahibi…

Evet, Karslruhe yabancılığını en hızlı yendiğim şehirlerden oldu bu sefer…

Ama Paris; vedası hüzünlü bir şehir olarak yer etti hafızamda. Yine elveda diyemedim Paris’e. Biliyorum ki; vedalar hüzün kokar.

Öyleyse elveda hüznüm!…

 

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.