Paylaş:

 

 

‘Haykır! Kime, lakin? Hani sahipleri yurdun?

Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;

Feryadımı artık boğarak, naş’ımı tuttum,

Bin parça edip şiirime gömdüm de bıraktım…

Seller gibi vadiyi eminim saracakken,

Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.

Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;

İnler Safahat’ımdaki hüsran bile sessiz…’

Mehmet Akif ERSOY

 

‘Bir öğle sonrası… Bayram içeri girdi, ‘Sizi biri görmek istiyor’ dedi.

 -Buyursun… 

İçeri tıraşı uzamış, üstü başı bakımsız, yaşlıca, çelimsiz bir adam girdi. Hazırolu andıran bir duruş ve hafif bükük bir boyunla: 

-Bendeniz, dedi, Mehmet Akif’in oğluyum… 

Bir anda ne olduğumu yine şaşırdım ve nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Eski bir dostluk havası yaratmak istercesine: 

-Ooooo buyurun buyurun, nasılsınız?… türünden bir yakınlık göstermeye çalıştım. 

O tavrını bozmadı: 

-Rahatsız etmeyeyim, dedi. Sizden ufak bir yardım rica etmeye gelmiştim. 

Gökler mi tepeme yıkıldı; yer mi yarıldı da ben mi yerin dibine geçtim; doğrusu fena allak bullak oldum. 

Ve yine tek yapabileceğim şeyi yaptım, cüzdanımı çıkarıp uzattım. O, bükük boynuyla: 

-Siz ne münasip görürseniz, dedi. 

Cinnet cehennemlerinin tüm yıldırımları düşüyordu yüreğime. Cüzdanımı açtım; içinde ne varsa çıkardım -fazla bir şey de yoktu- elimde tuttum. Bir iki adım attı. Sanırım sadece bir on, yahut yirmi lira aldı. 

-Çok çok teşekkür ederim, rahatsız ettim, dedi ve çıktı. 

Aradan bir ay geçti geçmedi. Gazetelerde küçük bir haber ilişti gözüme. 

Beşiktaş’taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif’in oğlunun ölüsü bulunmuştu.’ 

Çetin Altan anlatıyor bu anekdotu. 1966 yılının son günlerinde Milliyet Gazetesi’ndeki odasında yaşanıyor bu olay.

Tarih; 24 Ocak 1967’dir. Bu ümmetin ayrılmaz bir cüzü olan Mehmet Akif’in oğlu Emin Akif, Çetin Altan’ın ifadesiyle “bir çöp bidonunda”, bazı rivayetlere göre ise ‘bir kamyon karoserinde’ ölü bulunuyor.

Gazetelerde yer alan Emin Akif’in ölümüyle ilgili haber metni şöyledir:

‘…Şair Mehmet Akif Ersoy’un oğlu Mehmet Emin Ersoy, (İstanbul) Tophane semtinde, Hacı Mimi sokağında bir kamyon kasası içerisinde ölü bulunmuştur. Devamlı olarak alkol alan 45 yaşındaki Mehmet Emin Ersoy’un bir kalp krizi sonucunda öldüğü anlaşılmış ve cenazesini kaldıracak bir makam bulunmadığı için ceset uzun süre sokakta kalmıştır! Üç yıl önce eşi ölen Mehmet Emin Ersoy, kendini uyuşturucu maddeye vermiş ve Tophane’nin arka sokaklarında yaşamaya başlamıştı!’

Sözün sükût ettiği yerdeyiz. Bir ülkenin milli şairinin oğlu böyle bir hazin sonla ayrılıyor aramızdan.

Ne kadar da yürek burkan, insanın burnunu titretip tüylerini diken diken eden hüzünlü bir hikâye değil mi? Hüzünlü mü sadece? Boğazına kadar acı dolu, acıklı… Hem de ne acıklı bir hal!.. Evet, bu bizim hikayemiz!..

Son on yılını perişanlık içerisinde Mısır’da geçiren bu memleketin vicdanı Mehmet Akif, iyi ki de bu satırları okumadı. İyi ki bu tabloyu görmedi, duymadı, yaşamadı. Bunca acının üstüne bir de böyle katmerli bir acı!..

Benzer bir anekdot da Nusret Safa Coşkun’dan… Muhtemelen aynı zamanlarda cereyan etmiş, dinleyelim;

‘Kapı ağır ağır açıldı; aralıktan muhteriz bakışlı bir yüz görüntü. Yüzdeki tereddüt ve çekingenliğin sirayet ettiği gövde ve ayaklar neden sonra kapı önünde, baş, gövde ve ayaklar, ihtirazın büklümlerinden kurtularak teşkil ettikleri şahsı, yere amut bir hale getirebildiler. Bu, donuk bakışlı; fakat ara sıra gözlerinde zeki pırıltılar beliren, ince bıyıklı, otuz dört, otuz beş yaşlarında bir genç adamdı. Titrek bir sesle:

-İsmim Mehmet Emin, dedi. Herhangi bir şikâyeti veya dileği olan bir okuyucu sanmıştık. Fakat yer gösterirken, o ilâve etti:

 -Şair Mehmet Akif merhumun oğluyum. 

Bu defa tabiatıyla alâkamız arttı. İtiraf etmeliyim ki, derin bir hüzün bu alakanın üstüne çıktı. Zira dün ihtifali yapılan İstiklâl Marşı şairinin oğlunun durumu, her bakımdan yürekler acısı idi. Bitkin bir hâlde masamın yanındaki sandalyeye çökerken;

 -Hâlihazırda çok mağdur durumdayım, dedi. Elimden tutulması lazım, maddi, manevi müzaherete ihtiyacım var.

Muhtelif işlerde bulunmuş. Şimdi boşta ve ihtiyaç içinde bir otel köşesinde kimsesiz ve her türlü alâkadan mahrum günlerini geçiriyormuş. 

-Çok iyi Arapça bilirim. Arap edebiyatına tamamen vâkıfım. İngilizcem de var. Türkçem çok kuvvetlidir. Sizden münasip bir vazifeye yerleştirilmem hususunda tavassutunuzu ricaya geldim.’

Nusret Safa bu imkânı bir fırsata dönüştürüyor ve kendisiyle röportaj yapıyor. İş buldu mu? Yarasına merhem olabildi mi? Maalesef! …

Emin Akif o röportajda diyor ki;

‘Senelerce onunla Mısır’da baş başa yaşadık. Benden başka muhatabı yoktu. Son yazıları bendedir. Bunların içinde tasavvufa ait olanları da var. Kendisi neşirlerini istemedi. Fakat neşri, edebiyatımıza kazandırılmak istenilirse, ruhundan af dileyerek, neşrinde bir mahzur görmeyeceğim. Bu eserleri edebiyata kazandırmak suretiyle ifa edeceğim hizmetten duyacağım huzur, pederin sözünü dinlememekten mütevellit çekeceğim azaptan daha kuvvetli olacaktır.’

Malum Akif 1898 yılında yirmi beş yaşında iken yirmi yaşında olan Tophane-i Amire Veznedarı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım (1878-1944) ile evleniyor ve bu evlilikten üç kız, üç erkek çocuk dünyaya geliyor. İsimleri sırasıyla; Cemile, Feride, Suad, İbrahim Naim (birbuçuk yaşında öldü), Emin Akif, Tahir’dir.

İbrahim Naim bir buçuk yaşında ölmüş olduğundan Emin Akif (1908-1967) Akif’in en büyük oğludur. Yine hatıralarından yola çıkarak onun İstiklal Savaşı’nda babası ile birlikte Anadolu’yu karış karış dolaştığını biliyoruz. Millî mücadele yıllarında ve Mısır’da olduğu yıllarda (1934’e kadar) onun en büyük yardımcılarından biridir.

Kız kardeşi Feride anlatıyor;

‘Sonradan görüştüğümüz bir asker, babamın Anadolu’ya gidişini anlattı. Küçük kardeşimle (Emin Akif 12 yaşlarında) yola çıkmıştı. Aileden bir hatıra olsun diye onu yanına almıştı. Çok sevdiği bu erkek kardeşim (Emin Akif) sonradan vefat etti. Kardeşimi hep sırtında taşırmış. Ayakkabıları yırtılmış. Ayakları kanlar içindeymiş.’

Ancak oğul Emin Akif’in askerliğini yaptıktan sonra çok perişan bir hayat yaşadığını üzüntüyle belirtmeliyiz.

Emin Akif, Mısır’da babasının yanındadır ancak askerlik yaşında 1934’te Türkiye’ye gelmiş ve askerliğini Kırklareli’nde er olarak yapmıştır. Askerlik vazifesi sırasında Kur’an’ı Kerim’i ve analamını arkadaşlarına öğretmek istemiş ve bu gerekçeyle Divan-ı Harb’e (Askeri Mahkeme) verilmiştir. Bunun üzerine Emin Akif birlikte tutuklandığı çavuşu ile birlikte cezaevinden firar ederek İstanbul’a, oradan da gemiyle Mersin’e kaçmıştır. Mersin’den de yaya olarak Antakya’ya giderken kimkilksiz olduğu ve şüpheli hareketleri gerekçesiyle tutuklanarak Kırıkhan’a gönderilmiştir.

Ne olduysa(!) askerlik onun hayatının zehirlenmeye başladığı yıllar olmuş ve bir daha rahat yüzü görememiştir. Akif’in torunu Selma Argon’un anlattıklarından öğreniyoruz ki; aslında Emin Akif bu illete Mısır’da olduğu yıllarda yakalanmış. Bu durumu da Akif’in kızı Suad hanıma yazdığı mektuptan yola çıkarak söylediğini açıklıyor torunu Selma Argon. O da sözkonusu mektupta yer alan; ‘Emin yavrum hasta, artık adamlıktan, insanlıktan çıktı.’ ifadesidir.

Evet, Mehmet Akif bu sıralar Mısır’dadır ve olayı duyduğunda haliyle çok üzülmüştür. Üzüntüsü; onun arkadaşlarına Kur’an öğretmesine değil, askerlikten firar etmesinedir. Nitekim çok sonraları ortaya çıkan Eşref Edip’e yazdığı mektupta Akif’in bu duygularını yakından müşahade ediyoruz:

Bizim namussuzun yeni rezaletini işitmemiştim, Allah canını alsın! Bari müddet-i mahkûmiyeti kısa olmasaydı da mahbesten cenazesi çıksaydı!’

Zaten Emin Akif’in bundan sonraki hayatı da darmadağın ve derbeder bir halde geçmiştir. Ömrünün sonuna kadar perişan bir hayat peşini bırakmamıştır. İçki, esrar, eroin, hapishane, tımarhane ve bir kamyon karoserinde dünyaya elveda!…

Askerlikten sonra hayatı ile ilgili bilgilere ise Reşat Ekrem Koçu’nun İslam Ansiklopedisi’nde Burhaneddin Olker’in yazdığı maddede rastlıyoruz:

‘Emin Akif terhis olduktan sonra kendini içkiye verdi ve yakınlarıyla irtibatsız bir biçimde perişan bir hayat sürdü. Sabahçı kahvelerinde ve hamamlarda barındı. Yalın ayak dolaşarak şarap, ispirto ve esrar parası için hamallık yaptı. 1939’da İstanbul zabıtası tarafından bir esrarkeş olarak yakalandı ve akıl hastanesine sevk edildi. Bir müddet cezaevinde kaldı. Bu arada kendisine ulaşan bir baba dostu tarafından Bursa’da Atatürk Çiftliği harasına kâhya olarak yerleştirildi. Evlendi ve mazbut bir hayat sürmeye başladı. Fakat bir müddet sonra (1963-1964) işinden çıkarıldı. İstanbul’a döner dönmez tekrar esrara başladı. 1966 başlarında eşi vefat edince yine kimsesiz kaldı. Bu kez adeta intihar kastıyla kendisini içkiye ve esrara verdi.

1966 sonlarında birkaç ay akıl hastanesinde kaldı. Hastaneden çıktığında (Kasım 1966) geceleri Tophane’de terk edilmiş bir kamyonetin karoseri içinde yatmaya başladı ve 24 Ocak1967’de bu karoserin içinde ölü bulundu.’ 

Tekrar, hazin ki ne hazin!.. Evet, bu ayıp da bize yeter!.. Yazık ki onun emanetine yeterince sahip çıkamadık.

Bugün elimizde Akif’i yakından tanıma ile ilgili en önemli kaynaklardan biri; 1948 yılında Emin Akif’in Millet, Memleket ve Tercüman gazetelerinde kaleme aldığı Mısır ve İstiklal Savaşı’na dair hatıralarıdır. Daha sonraki yıllarda bu hatıralar kitap olarak derlenmiş ve yayınlanmıştır.

En küçük oğlu Tahir (1916-2000) ise; benzer bir sefalet yaşamış ve gözlerden ırak mütevazi bir yaşam sürdürmüştür. Devlet erkanından kendine ilgi gösteren olmamış, birçok iş ve yer değiştirerek geç yaşta evlenmiş ve yine sessizce aramızdan ayrılmıştır.

Her şeye rağmen oğlu Emin Akif’e minnettarız. Babası Mehmet Akif’le ilgili hatıralarını kaleme alan Emin Akif bu yönüyle bizi birçok konuda aydınlatmıştır.

Ve bir de Akif’e bir özür borcumuz var: Emanetlerine sahip çıkamadık, affet bizi!

 

‘Haykır! Kime, lakin? Hani sahipleri yurdun?

Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;

Feryadımı artık boğarak, naş’ımı tuttum,

Bin parça edip şiirime gömdüm de bıraktım…

Seller gibi vadiyi eminim saracakken,

Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.

Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;

İnler Safahat’ımdaki hüsran bile sessiz…’

 

Mehmet Akif’in büyük oğlu Emin Akif’in bu hazin hikâyesini hatırlamak ve hatırlatmak istedik.

Ola ki ibret alına!..

Ruhu şad olsun!…

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.