Paylaş:

‘Muallim ordusu derken, çekirge orduları

Çıkarsa ortaya, artık hesap edin zararı!

 Muallimim” diyen olmak gerektir imanlı,

Edepli, sonra liyakâtli, sonra vicdanlı.

Bu dördü olmadan olmaz: Vazife, çünkü büyük…’

(Fatih Kürsüsünde – Mehmet Akif ERSOY)

 

 

Ülkemizde yıllardır dinmeyen eğitim-öğretim tartışmalarına rahmetli Mehmet Akif’in eğitim-öğretim ile ilgili tecrübe ve düşünceleri üzerinden katkı sağlamaya çalışacağız bu yazımızda.

Çünkü kültür-sanat ve eğitimin ekonomik göstergelerin gerisinde seyrettiği günümüzde Akif’in ta Cumhuriyetin ilk yıllarında söylediği ve bilfiil icra ettiği öğretmen-muallim/eğitim-maarif ile ilgili eleştiri ve önerilerine kulak vermekte fayda vardır. Onun şahsında öğretmenlere yol gösterici örnekler ve eğitim-öğretime yön verici düşünce ve uygulamalar var.

 

İmanlı Muallim

Eğitimin temelinde iyi hoca vardır. Çünkü kötü muallimden iyi talebe çıkması beklenemez. Tıpkı kem aletle kemalatın olmadığı gibi.

O nedenle muallim evvela inançlı olmalı… Çünkü inanmadan ne muallim olunur, ne de talebe!… İddiası, ideali ve de ‘idea’sı olmalı muallimin en önce. Bir de muallim, yaptığın işi severek, sevinerek, inanarak ve en önemlisi içselleştirerek yapacak ki netice alabilsin.

Akabinde edepli olmalı… Mütevazi, ahlaklı ve de ahenkli… Çünkü söylediğinden çok yaptığı öğreticidir muallimin. Duruşu, davranışı, kişiliği eğitimde vereceği bilgiden daha öndedir daima. O nedenledir ki ilk önce; ‘Edep yahu!…’ denilmiş.

Sonra liyakatli, sonra vicdanlı… Bu dördü olmadan muallim olunmaz diyor Akif. Nihayetinde vazife büyük mü büyük!… Yük ağır mı ağır!…

Şayet böyle değilse muallim, olur çekirge ordusu!… Gerisini varın siz tahmin edin!… Artık hesap edin zararı diyor Akif. Tıpkı bugün olduğu gibi.

Peki bugün bu evsafta kaç muallimimiz var da eğitimden şikâyet ediyoruz. Muallim, insan yetiştiriyor. Bu yetişen insan toplumu oluşturuyor. Toplum da ülkeyi… Haliyle bu da büyük fotoğrafımız oluyor. O nedenle halimizden şikâyet yerine, sorunu kaynağından çözmeye yönelmemiz gerekiyor. Tıpkı Akif’in terennüm ettiği gibi;

 

‘Muallimim” diyen olmak gerektir imanlı,

Edepli, sonra liyakâtli, sonra vicdanlı.

Bu dördü olmadan olmaz: Vazife, çünkü büyük…’

 

Maarif Davamız

Tabii muallimle bağlantılı olarak bir de (rahmetli Nurettin Topçu’dan ödünçle) ‘maarif davamız’ var. Zaten muallim de maariften bir parça değil mi? Akif olayı çok önemsemiş olmalı ki; her şeyin başı olarak maarifi gösteriyor ve önümüze bir çıkış yolu koyuyor:

‘Maarif… Maarif!… Bizim için başka kurtuluş çaresi yok; eğer yaşamak istersek, her şeyden evvel maarife sarılmalıyız. Dünya da maarifle, din de maarifle, ahiret de maarifle… Hepsi, herşey maarifle kaim.’

Yine benzer şekilde kurtuluşumuzun tek adresinin istikbalimiz olan çocuklarımızı okutmaktan geçtiğinin altını çiziyor Akif yıllar önce:

“Bizim adam olabilmemiz için çocuklarımızı okutmaktan, îcab-ı asra göre terbiye etmekten başka çare olmayacağını anlamayan ya hiç yoktur, ya pek azdır. Kendimiz ister okumuş, ister okumamış, ister iyi bir terbiye görmüş ister görmemiş olalım artık maziye karışmış sayılacağımız için bugün düşüneceğimiz bir şey varsa o da istikbaldir, evlatlarımızdır.”  

Akif’in istikbal olarak gördüğü evlatlar ise hiç şüphesiz ki Asım’ın neslidir. Bu nedenle o,  Asım’ın eğitimli ve donanımlı olmasını istemektedir. Köse İmam ile Asım şiirinde bu durumu şöyle dile getirir:

“Hadi tahsîlini ikmâle tez elden, hadi sen!

Çünkü milletlerin ikbâli için, evlâdım.

Ma’rifet, bir de fazîlet… İki kudret lâzım.

Ma’rifet, ilkin, ahâliye sa’âdet verecek

Bütün esbâbı taşır; sonra fazîlet gelerek,

O birikmiş duran esbâbı alır, memleketin

Hayr-ı i’lâsına tahsîs ile sarf etmek için.

Ma’rifet kudreti olmazsa bir ümmette eğer,

Tek fazîletle teâlî edemez, za’fa düşer.’’

 

İkbali marifet ve fazilette arayan Akif, faziletin tek başına yeterli olamayacağı, mutlaka eğitimin de olması gerektiğinin altını çiziyor. Ancak bu durum ümidini kırmamalı diyor Asım’a. Kökü sağlam ağaca birkaç balta vurmakla ne çıkar! Ya da şairin dediği gibi;

 

‘Yel kayadan ne aparır’.

 

O nedenle ümitvar olmak gerekiyor:

 

‘Hâdisât etmesin oğlum, seni aslâ bedbîn…

İki üç balta ayırmaz bizi mâzîmizden.

Ağacın kökleri mâdem ki derindir cidden,

Dalı kopmuş, ne olur? Gövdesi gitmiş ne zarar?

O, bakarsın, yine üstündeki edvârı yarar,

Yükselir, fışkırıp, âfâk-ı perîşânımıza;

Yine bin vâha serer kavrulan îmânımıza’

 

Bugün de durum tam da bu değil midir? O halde yol aynı, istikamet de!… Böylece çıkış yolu da gözükmüş oluyor.

Yine Akif’in girişte alıntıladığımız Fatih Kürsüsünde şiirinin başında dediği gibi:

 

‘Demek ki atmalıyız ilme doğru ilk adımı. 

Mahalle mektebidir işte en birinci adım;

Fakat bu hatveyi iyi tasarlamak lâzım.’

 

Muallim Akif

Mehmet Akif, hem şahsiyeti-kişiliği, hem duruşu-hareketi, hem de sanatı ve eserleri ile bir muallimdir aynı zamanda. Hayatının önemli bir kesimini çeşitli okullarda hocalık yaparak geçirmiştir.

Akif’in diğer birçok önemli meziyetlerinin yanı sıra bu yönü de bilerek/bilmeyerek gözardı edilmiştir. İlk olarak 1906 yılında Halkalı Baytar Mektebi’nde başladığı ‘Kitabet-i Resmiye’ muallimliği hayatının sonuna kadar çeşitli aralıklarla otuz yıl devam etmiştir. O dönemin zor koşullarında yaptığı bu kutlu vazife bugün eğitim camiasının önünde bir model olarak duruyor aslında.

Akif sırasıyla; Çiftlik Makinist Mektebinde Türkçe öğretmenliği, İttihat ve Terakki’nin Şehzadebaşı’ndaki yerinde halka açık Arap Edebiyatı ve Tercüme Usulü hocalığı, Dâru’l Edep Özel Okulunda fahri hocalık, Dâru’l Hilafet’il Aliye Medresesi’nde Türkçe-Edebiyat muallimliği, Mısır’da bulunduğu yıllarda Cami’atül Mısriyye Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı hocalığı, İstanbul Darülfünun’da Edebiyat-ı Osmaniye müderrisliği yapmıştır.

Âkif’in Darülfünun’da gittiği ilk derste söylediklerini muhtemelen o sınıfta öğrenci olan Prof. Ali Nihad Tarlan’ın hatıratlarından öğreniyoruz:

‘Efendiler! Ne burası bir darülfünundur; ne siz bir darülfünün talebesisiniz, ne de ben bir darülfünun hocasıyım! Evvela bunu bilelim, kendi kendimizi aldatmayalım. Şimdi dersimize başlayabiliriz…’

 

Müderris mi, Müteahhit mi?

Akif’in bu sade, samimi ve kendini açık yüreklilikle öğrencilerinin gönlüne kazıyan duruşu hocalığının en önemli yönlerindendir. Öyle ki zaten mütevazi olan Akif’in o sade duruşundan dolayı öğretmen olduğuna bile ilk bakışta zor inanılıyor. Çünkü o hep halkın içinde, halktan biri ve onların gönlünde olmayı başarmış biridir. Öğrencilerinin arasında onlardan biri gibi, yeri geldiğinde arkadaş, yeri geldiğinde baba, yeri geldiğinde kardeş gibi olmuştur hep.

İşte Akif’in başından geçen o ilginç anekdotlardan biri;

Eşref Edib anlatıyor:

‘Üstadın Eğinli bir arkadaşı var. Beşiktaş’ta oturuyor. Üstad ara sıra onu ziyarete gider. Eğinlinin ahbapları da gelir. Bunlardan bir tanesi, üstadı ya bir kasap yahut bir et müteahhidi zannediyormuş. Bir gün üstada Darülflünun kapısında rastgelir. Ahbabın ahbabı diye bir tanışıklık var ya. Bu kasabın yahut bu et müteahhidinin burada bulunmasına merak eder. Merhabadan sonra:

-`Hayrola! Buraya niçin geldiniz?’

-`Ders için…’

Anlayamaz. Biraz durur. Üstadın yüzüne dikkatle bakar. Kendi kendine:

`Allah Allah’ der; ‘Bu yaştan sonra bu saç sakalla Darülfünuna devam… Çok tuhaf şey! Belki adamcağıza ilim hevesi gelmiştir. Ama talebe de olamaz. İhtimal, dersleri dinliyor…’ içinden gülerek, şaşarak;

-`Sâmi’in (dinleyici) sıfatıyla mı?’ der.

-`Hayır.’

Yine anlayamaz. Düşünmeye, üstadı süzmeye başlar. Gülümseyerek;

– `Yoksa talebe mi kaydolundunuz?’ der. Üstadın verdiği cevap, yine:

-`Hayır.’

Üstadın muzipliği görülüyor ya. Karşısındakinin alayı ile düşünüşü ile eğleniyor. Adamcağız şaşırdıkça şaşırıyor. Adeta kızar. Sert bir sual fırlatır:

-`Ya ne diye buraya geliyorsunuz?’

Sanki üstat ona hesap vermekle mükellefmiş. Ama üstat hiç kızmıyor. Bıyık altından gülüyor. Gayet soğukkanlılıkla cevap veriyor:

-`Müderris sıfatıyla…’

Adamcağızın hayreti artar. ‘Bu nasıl müderris olur’ diye düşünmeye başlar. Bir türlü havsalasına sığdıramaz. Bir ihtimal daha hatırına gelir:

-`Belki vekaleten olacak!..’

Üstat yine aynı soğukkanlılıkla ve gayet kısa;

-`Hayır, asaleten’ der.

Adamcağız büsbütün şaşkınlaşır. Artık söyleyecek söz bulamaz. ‘Allah Allah!’ der, çekilip gider.

Üstat da;

-`Güle güle!..’ diye onu uğurlar.

Üstat diyor (ki):

-“Herif bana müderrisliği bir türlü yakıştıramadı.”

 

İlk Ders

Akif, Darülfünuna başladığı ilk dersinde de benzer bir durumla karşılaşmıştır. Ama onunla bir tanışan bir daha onun kanatları altından çıkmak istemez. Çünkü o, derin bilgisiyle birlikte samimiyetini, şefkatini daha doğrusu insani yönünü de vermiştir karşısındakine.

Onun muallimliğine ışık tutan önemli bir anekdot;

Öğrencilerinden Reşat Nuri Güntekin anlatıyor:

‘Sahne, meşhur Zeynep Hanım konağında büyük salon… Zaman Meşrutiyet’in ikinci senesi.

Görünüşte burası, yediden demeyelim de on yediden yetmişe kadar her yaşta ve her sınıfta insanın toplandığı herhangi bir içtima salonu, bir tiyatro veya mahkemedir. Fakat hakikatte Darülfünun Edebiyat şubesinin birinci sınıfındayız. Ön sıralarda idadilerden gelmiş tüysüz çocuklar, kenarlarda sarıklı, sakallı medreseliler, arkada sâmi’ler denen kalabalık bir grup. Meşrutiyet inkılabı hapishane kapılarından sonra Darülfünun kapılarını açmıştır. Antre serbest meccanidir. Yalnız elinde tahsil vesikası olmayanlar sâmi` (dinleyici) adıyla içeriye girerler ve sene sonunda o seneki derslerde imtihan vererek asli talebe hakkını kazanırlar.

[Adamcağızın belki kılık kıyafetine bakılarak uydurulmuş bir yalandır; fakat, sâmi` talebeden birinin sırık arabacılığından geldiğine dair dahi bir rivayet vardı.]

Derken kapı açılıyor; içeriye orta boylu, kara top sakallı, kalender bir zat giriyor. Şemsiyesiyle lastiklerini kapının arkasına bıraktıktan sonra talebe sıralarına gideceği yerde muallim kürsüsüne doğruluyor. O zaman yanımdaki arkadaştan öğreniyorum ki, bu zat, bizim edebiyat muallimimiz şair Mehmet Akif’tir.

Hiç unutmam, Akif o gün bize Muallim Naci’nin bir tevhidini yazdırdı ve ders sonuna kadar bunun izahı ile uğraştı. Koskoca bir Darülfünunda bize manzume yazdırılsın! Bu muamele fena halde haysiyetimizi kırmıştı. Benim gibi ukalalıktan buram buram öten birkaç çocuk, bu eski kafalı hocayı protestoya karar verdik ve dediğimizi yaptık.

Akif in son günlerde hasta yatağında çekilmiş resmine bilmem dikkat ettiniz mi? Harabe halindeki çehrenin gözlerinde o kadar harikulade bir ateş ve nur güzelliği vardı ki, insana adeta şairin ruhun ebediliği hakkındaki kanaatini kabul ettirecek gibi olur.

Hocamız işte o aynı gözlerle bizi dinledikten sonra, ‘Bakalım görürüz’ dedi ve ertesi derste bize Namık Kemal’den, Ekrem’den, hatta Fikret’ten bazı mısralar okutarak manalarını istedi. Tabii hepimiz fena halde rezil olduk.

O zaman ‘Çocuklar, bu halle siz nazariyeyi ne yapacaksınız?’ dedi; ‘Ben zaten nazariyeci herif değilim -kelime kendisinindir-. Siz bugün Sahaflar çarşısından yüzer paraya bir Bend ile bir Terci-i Bend alıp getirin de onu size okutayım!..’

Bütün senemiz, edebiyatımızın, eski ve yeni şiirlerini okumak, manalarını anlamakla geçti.

Aradan geçmiş bunca seneden sonra, anlıyorum ki, Akif o zaman bizim için yapılabilecek şeylerin en iyisini yapmıştır.

Onun sağlam mantığı, samimi ve pratik zekâsı, çürük temel üzerine kurulacak nazari -boşluğunu anlamış, bir hoca için usulün -planı, programı bir yana bırakarak- talebeyi seviyede bulursa oradan alıp yürütmek olduğunu gayet iyi takdir etmiştir.

Otuz seneden beri mekteplerimizde birçok hayırlı değişiklikler meydana gelmiş olmasına rağmen, Akif’in cesur ve realist usulünden bugün de çok istifade edebileceğimiz kanaatindeyiz.’

 

Akif Hem Yetişti Hem de Yetiştirdi

Akif hocalık yaptığı bu zaman zarfında birçok önemli isimle tanışma imkanına da kavuşmuştur. Bunlar arasında Ahmet Midhat Efendi, Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi, Yahya Kemal, Hüseyin Daniş Pedram, Ali Ekrem Bolayır, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Babanzade Ahmed Naim, İzmirli İsmail Hakkı, Ferit Kam, Fuat Köprülü gibi önemli isimler vardır.

Yine Akif’ten ders alıp daha sonra önemli hizmetlerde bulunan birçok öğrencisinin varlığından söz etmek mümkündür. Bunlar arasında; Reşat Nuri Güntekin, Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, M. Zekai Konrapa, Baha Kahyaoğlu, Ali Hulusi, Celaleddin Ökten, Muhsin Ertuğrul gibi herbiri ileride önemli vazifeler icra eden isimler bulunmaktadır.

 

Osmanlı Edebiyatı Ders Notları

Mehmet Akif’in müderrislik yaptığı yıllarda Darülfünun’da verdiği ders notları öğrencilerinden Ali Hulusi ve Mehmet Zekai (Konrapa) tarafından tutulan notlar üzerinden bugüne taşınmıştır. İlkin M. Fatih Andı bu ders notlarının (Ali Hulusi tarafından tutulan ders notları) varlığını edebiyat dostlarıyla paylaştı. Akabinde Bağcılar Belediyesi önemli bir kültür hizmetine imza attı ve Akif’in vefatının 80. yılında ‘Osmanlı Edebiyatı Ders Notları’ ismiyle Akif’in bu ders notlarını Türkçeleştirip tıpkıbasımıyla birlikte kitap halinde bastırdı. Ömer Hakan Özalp’ın yayına hazırladığı bu ders notlarında Mehmet Zekai (Konrapa) nüshası esas alınmıştır.

 

Netice…

Kültür-sanat ve eğitimin ekonomik göstergelerin gerisinde seyrettiği günümüzde Akif’in ta Cumhuriyetin ilk yıllarında söylediği ve bilfiil icra ettiği eğitim-maarif ile ilgili eleştiri ve önerilerine kulak vermekte fayda vardır. Onun şahsında öğretmenlere yol gösterici örnekler var. Öğretmen-muallim/eğitim-maarif tanımlamasına yeniden ihtiyaç hissedildiği bir demde eğitim camiasının bu sese kulak vermesinde fayda var.

Son söz muallim Akif’in:

 

‘O çocuklarla beraber, gece gündüz didinin.

Giden üç yüz senelik ilmi tez elden edinin.’

 

Akif’e rahmetle…

Paylaş:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.